Pandemi, zamanı daraltırken insanı büyüten bir büyüteç gibiydi.
Kimi içeri kapanmak zorunda kalırken, kimi kapı kapı dolaşmak zorunda kaldı.
Kimi korkusunu sakladı, kimi korkunun üzerine yürüdü.
Bir yanda tuvalin başında binlerce eskizle hayata tutunan Mustafa Ayaz;
diğer yanda maskesiyle ameliyathaneden atölyeye geçen, beynin labirentlerinden resmin sezgisine uzanan Erdal Reşit Yılmaz.
Biri resmin, diğeri beynin profesörü…
Aynı fırtınada, aynı tutkuyla, farklı cephelerde direnmiş iki insan hikâyesi bu.
O günler…
Pandemi günleriydi…
https://lavarla.com/pandemide-uretkenlik-meselesi-i-mustafa-ayaz-ve-erdal-resit-yilmaz/ adresinde;
“İki ressamla başlıyoruz.
Memlekete bir ilki, Mustafa Ayaz Müzesi’ni kazandıran, 7 katında eserlerini sergileyen, sanatının profesörü olan Ressam Mustafa Ayaz.
Ve bir beyin cerrahı, Doç.Dr. Erdal Reşit Yılmaz. Bir devlet hastanesinde çalışıyor ve tüm hastanelere örnek olacağını ümit ettiğim Sanata Açılan Dışkapı Atölyesi’nin kurucularından.” diye yazmıştım…
Sorular soruyor, sanatçılardan yanıtlarını istiyordum. Kızı, Sevgili Nilay soruların yanıtları göndermişti. Sonradan bu yazıyı konuştuğumuzda Sevgili Ayaz’a ‘kendisinin resmin profesörü olduğunu, Erdal Hoca’nın da beynin profesörü olacağını’ söylemiştim, çok hoşuna gitmişti.
Evet Ayaz Hocam, ‘Erdal Hocam da profesör oldu’, bu satırlardan iletmiş olayım…
Ayaz, pandemi günlerinde mümkün olduğunca görüşmelerden kaçınıyor, gerekirse kapı dışarı çıkmıyordu.
Yılmaz ise gezici pandemi ekibindeydi ve kapı kapı dolaşıyordu!
Ayaz, o söyleşide de belirtmişti:
“Resim yapmak dışında farklı bir planım yok. Benim tek idealim bir müze kurmaktı. Ben daha küçük tasarlıyordum. Bu kadar büyük, devasa bir müze olacağına inanmıyordum.”
Memlekete müthiş bir eser kazandırmıştı.
“İdeallerimi gerçekleştim ve ben artık yaşlandım.” diyordu.
Böyle konuşmasına insanın gönlü razı gelmiyordu elbette. ‘Kendisiyle, 20 yaş büyük bir arkadaşımı tanıştıracağımı’ söylediğimde şaşırdı ve merakla beklediğini söyledi.
Buluşma günü yaklaşırken henüz pandemi bitmemişti, aradı.
“O arkadaşını getirme. Ben yaşlıyım diyordum o benden de büyük. Bugünler geçsin, sonra buluşalım. Bugünlerde bizim omzumuza bir kelebek konsa bize zarar verir.” dedi ve buluşmayı erteledik.
Böyle diyor, virüsten korktuğunu söylemekten imtina etmiyordu ama resimlerinde virüsün üzerine üzerine gidiyordu!
Pandemi günlerinde binlerce eskiz çalıştı, yüzlerce tablo üretti.
‘Milyarlarca Korona ve Bir İnsan’ isimli sergi bile açtı.
Resimlerini anlatırken,
“Kandırdım oni” diyerek şakasını da yapmaktan geri durmuyordu.
Yılmaz,
Pandemiyle artan ve ölümcül hal alan mesleğini icra etmeye devam ediyordu.
Bugün yıkılıp yerine kocamanı yapılmak üzere inşaatı süren, eski ve hatırladığım adıyla Dışkapı SSK Hastanesi’nde çalışıyordu. Sanata tutkun birkaç arkadaşıyla ‘Dışkapı Sanat Atölyesi’ni kurdular.
Hastanede, zaten meslekleri gereği uzak olmadıkları maskeyle resim de yapıyorlardı artık.
Değerli sanatçı dostlarla örneğin Hasan Pekmezci, Kürşad Yılmaz ve Aslan Başpınar ile atölyelerini ziyaret ettik.
Hastanenin idari kadrosu da vefakâr hastane personelinin öğlen aralarını sanatla doldurmalarına, bir anlamda kendilerini sanat terapisine almalarını destekliyorlardı…
Gün gelecek Ayaz ve Yılmaz sanat fuarlarında, örneğin ARTANKARA’da sırt sırta reyonlarda resimleriyle yer alacaklardı…
Bugün…
Biri ardında virüsle bile dalga geçtiği mizah gücünü, yedi kata yayılan eşsiz bir müze, binlerce eskiz, bir o kadar resim bıraktı.
Diğeri güler yüzüyle bugün hâlâ ameliyat masasında hayat kurtarıyor, fırçayla sessizce iyileştirmeye devam ediyor.
Mustafa Ayaz’ın tuvalleri hâlâ nefes alıyor,
Erdal Reşit Yılmaz’ın elleri hâlâ şifa dağıtıyor.
Bazı insanlar yalnızca yaşadıkları çağa tanıklık etmez;
onu resmeder, onarır ve geride insana dair umut bırakır.
Ayaz ve Yılmaz…
Ortak tutkuları resimle, emekle ve cesaretle — hep bizimle.



