1. Haberler
  2. Gündem
  3. Yeni dünya düzeni, Orta Doğu ve Türkiye’nin zorunlu tercihi

Yeni dünya düzeni, Orta Doğu ve Türkiye’nin zorunlu tercihi

“Türkiye artık Kürt meselesini erteleyerek, sadece bastırarak veya her dönem yeniden güvenlik dosyası haline getirerek yönetemez. Çözümün olmadığı yerde yalnızca çatışma devam etmez; ekonomi daralır, hukuk zayıflar, siyaset kirlenir, toplum yorulur ve devlet sürekli olağanüstü koşullar altında karar almak zorunda kalır. Bu konu, Türkiye’nin bütünlüğü, itibarı, ekonomik geleceği ve bölgesel iddiası bakımından ülkenin ortak meselesidir.”

featured

“Bu yazı dizisi; Türkiye’nin ikinci yüzyılında barış, demokrasi ve toplumsal ortak yaşam imkanına ilişkin değerlendirme ve öneriler içermektedir.”

1. BÖLÜM

GİRİŞ: YENİ DÜNYA DÜZENİ VE TÜRKİYE’NİN ZORUNLU TERCİHİ

Orta Doğu yeniden şekillenmektedir. Bu yeniden şekillenme, geçmişte olduğu gibi yalnızca sınırların, rejimlerin veya askeri dengelerin değişmesinden ibaret değildir. Bugün yaşanan dönüşüm, devletlerin iç düzenleri ile bölgesel jeopolitiğin iç içe geçtiği çok daha karmaşık ve çok katmanlı bir döneme işaret etmektedir.

Suriye’de iç savaş sonrasında ortaya çıkan yeni tablo, Irak’ın parçalı egemenlik yapısı, İran üzerindeki uluslararası baskı, İran’da orta vadede rejim değişikliği ihtimalinin daha fazla konuşulur hale gelmesi, İsrail’in güvenlik alanını genişleten müdahaleleri ve Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Rusya ile Çin’in farklı zeminlerde bölgeye müdahil olması, Türkiye açısından eski ezberlerin artık yeterli olmadığını açık biçimde göstermektedir.

Bu tablo içinde Türkiye’nin önünde iki ana yol bulunmaktadır. Birinci yol, güvenliği yalnızca askeri yöntemlerle tanımlayan, içeride siyasal alanı daraltan, dışarıda ise sürekli kriz yönetimine mahkûm olan bir anlayıştır. Bu yol, kısa vadede kontrol duygusu yaratabilir; fakat uzun vadede toplumu yorar, devleti sürekli olağanüstü koşullarda karar almaya zorlar ve Türkiye’nin bölgesel inisiyatif alma kapasitesini sınırlar.

İkinci yol ise güvenliği hukukla, demokrasiyi toplumsal barışla, dış politikayı da içeride kurulan meşruiyetle birlikte ele alan daha olgun ve daha derinlikli bir devlet aklıdır. Türkiye’nin tarihsel birikimi, coğrafi konumu, toplumsal çeşitliliği ve bölgesel kapasitesi, bu ikinci yolu artık bir tercih olmaktan çıkarıp zorunluluk haline getirmektedir.

Benim kanaatim şudur: Türkiye artık Kürt meselesini erteleyerek, sadece bastırarak veya her dönem yeniden güvenlik dosyası haline getirerek yönetemez. Bu mesele, Türkiye’nin hem iç barışı hem de dış jeopolitik kapasitesi bakımından merkezi bir başlıktır. Çözümün olmadığı yerde yalnızca çatışma devam etmez; ekonomi daralır, hukuk zayıflar, siyaset kirlenir, toplum yorulur ve devlet sürekli olağanüstü koşullar altında karar almak zorunda kalır.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki mesele, yalnızca geçmişin yüklerini hafifletmek değildir. Asıl mesele, ikinci yüzyılda nasıl bir devlet, nasıl bir siyaset ve nasıl bir vatandaşlık düzeni kurulacağıdır. Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik ve hukuki zeminde ele alınması, yalnızca belli bir bölgenin veya belli bir toplumsal kesimin talebi olarak görülmemelidir. Bu konu, Türkiye’nin bütünlüğü, itibarı, ekonomik geleceği ve bölgesel iddiası bakımından ülkenin ortak meselesidir.

BÖLGESEL DENKLEM: İÇ MESELE OLMAKTAN ÇIKAN BİR SORUN

Kürt meselesi uzun yıllar boyunca Türkiye’nin iç güvenlik sorunu olarak ele alınmıştır. Oysa bugün Suriye’de, Irak’ta ve İran çevresinde oluşan yeni yapı, bu meselenin artık çok katmanlı bölgesel bir konu haline geldiğini göstermektedir.

Suriye’nin kuzeydoğusunda şekillenen yapı, Irak Kürdistan Bölgesi’nin ekonomik ve siyasal ilişkileri, İran’daki Kürt hareketlerinin konumu ve İsrail’in bölgesel aktörlerle kurduğu temaslar, Türkiye’nin meseleyi yalnızca sınır içi asayiş mantığıyla yönetmesini imkânsız hale getirmektedir.

Suriye’de merkezi otorite ile kuzeydoğudaki silahlı ve siyasal yapı arasında yürüyen entegrasyon arayışları, Türkiye açısından doğrudan sonuç üretmektedir. Bu gelişmeler yalnızca Suriye’nin iç meselesi değildir; Türkiye’nin sınır güvenliği, iç siyaseti, dış politika öncelikleri ve bölgesel diplomasi kapasitesi üzerinde doğrudan etkiler doğurmaktadır.

Eğer Türkiye içeride Kürt meselesini demokratik ve hukuki bir zeminde çözemezse, dışarıdaki her gelişme içeride yeni bir güvenlik kaygısı olarak geri dönecektir. Buna karşılık içeride güçlü bir toplumsal barış zemini kurulursa, Türkiye dışarıdaki Kürt aktörlerle ilişkisini kaygı tabanlı bir psikoloji yerine diplomatik akıl, ekonomik entegrasyon ve bölgesel istikrar üzerinden yeniden kurgulayabilir.

Bu nedenle Türkiye’de son dönemde görülen yumuşama sinyalleri, bazı siyasi aktörlerin beklenmedik çıkışları ve Meclis bünyesinde oluşan yeni zemin yalnızca iç politik taktiklerle açıklanamaz. Elbette her siyasi aktörün hesabı vardır. İktidar içi dengeler, muhalefet içi rekabetler, seçim matematiği, kamuoyu baskısı ve devlet içindeki farklı eğilimler bu sürecin çevresinde durmaktadır. Bu siyasi aktörlerin geçmişe yönelik sorumluluklarını ve siyasi günahlarını ise kaçınılmaz olarak toplum değerlendirecektir.

Fakat devletlerin tarihinde bazı anlar vardır ki, aktörlerin niyeti ne olursa olsun ortaya çıkan fırsat doğru yönetilirse ülke lehine sonuç üretir. Bugün Türkiye açısından böyle bir eşik söz konusudur. Bu eşik, yalnızca iktidarın veya muhalefetin değil, devletin ve toplumun ortak geleceğini ilgilendirmektedir.

SOMUT ANALİZLER, RİSKLER VE SÜREÇ PARAZİTLERİ

Öte yandan son dönemde en dikkat çekici gelişmelerden biri de, geçmişte sert milliyetçi dili temsil eden çevrelerden gelen beklenmedik açıklamalardır. Bu açıklamaları romantik bir sevgi diliyle, ani bir zihinsel dönüşümle veya geçmişin bütün politik mirasının bir anda terk edilmesiyle açıklamak gerçekçi değildir. Burada daha soğuk, daha politik ve daha stratejik bir okuma yapmak gerekir. Söz konusu çevreler, bölgesel sıkışmayı, devletin önündeki güvenlik risklerini, iktidar bloğu içindeki dengesizlikleri ve Türkiye’nin yeni dönemde karşı karşıya kalacağı maliyeti görmektedir. Bu nedenle yapılan çıkışlar, bir yönüyle devletin önüne açılan kontrollü bir kapı; diğer yönüyle iktidarı belirli bir hatta zorlayan siyasi bir hamle niteliğindedir.
Bu hamleler, iktidarın klasik güvenlikçi söylem içinde kalmasını zorlaştırmakta; onu ya demokratik bir adım atmaya ya da kendi müttefiklerinin açtığı zemini boşa düşürmeye zorlamaktadır. Başka bir ifadeyle süreç, yalnızca barış arayışı değildir. Aynı zamanda iktidar bloğu içinde pozisyon alma, çıkış yolu arama ve geleceğin siyasal denkleminde yer tutma mücadelesidir.

Bu noktada muhalefet açısından da dikkatli bir okuma gerekir. Muhalefetin bazı güçlü aktörleri, bu sürece kendi temel siyasal perspektifleriyle tam olarak örtüşmese bile destekleyici bir dil kurmak zorunda kalmaktadır. Çünkü barışın karşısında görünmek, geleceğin Türkiye’sinde demokratik sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. Ancak destek dili, iktidarın her adımına onay vermek değildir. Esas mesele, süreci kişisel pazarlıklardan çıkarıp hukuk zeminine taşımaktır.
Benim burada savunduğum yaklaşım şudur: Süreci kimin başlattığından çok, sürecin hangi kurallarla yürütüleceği önemlidir. Beklenmedik açıklamalar değerli bir kapı aralayabilir; fakat kapının ardında hukuk yoksa, Meclis yoksa, toplumsal denetim yoksa ve demokratik güvence yoksa, bu kapı yeni bir hayal kırıklığına dönüşür.

SÜREÇ PARAZİTLERİ: BARIŞI BOZAN GÖRÜNMEZ MEKANİZMALAR

Her barış sürecinin açık karşıtları olduğu gibi, görünür destek verip fiilen süreci bozan aktörleri de vardır. Ben bunlara süreç parazitleri diyorum. Bu parazitler bazen aşırı güvenlikçi reflekslerle, bazen siyasal hesaplarla, bazen medya manipülasyonuyla, bazen de bürokratik oyalama yoluyla devreye girer.
Birinci parazit türü, barışı sürekli teslimiyet gibi gösteren dildir. Oysa hukuk devleti taviz değil, güçlü devletin temelidir.
İkinci parazit türü, süreci yalnızca seçim hesabına indirgeyen yaklaşımdır. Süreç seçim takvimine değil, hukuk takvimine bağlanmalıdır.

Üçüncü parazit türü, muğlaklık üretmektir. Kim neyi taahhüt etmektedir? Hangi aşamada hangi adım atılacaktır? Bu sorular cevapsız bırakılırsa belirsizlik, sürecin en büyük düşmanı olur.
Dördüncü parazit türü, medya üzerinden zehirli gündem üretmektir.
Beşinci parazit türü ise bürokratik fren mekanizmasıdır. Eğer sahada baskı devam ederken üst düzeyde barış dili kurulursa yani fiilen kuvvet dili geçerli iken üst düzeyde barış dili hâkimolduğunda uyumsuzluk hasıl olur; iç ve dış paydaşlar/toplumsal aktörler nezdinde inandırıcılık sorunu doğar. İyi niyet hukuka dönüşmediği sürece bir başka deyişle kuvveden fiile dönmedikçe istenen sonucu üretemez.

PARAZİTLERİ BERTARAF ETMEK İÇİN KURUMSAL ÖNERİLER

Sürecin kalıcı hale gelmesi için iyi niyet beyanları yeterli değildir. İyi niyet, hukuka dönüşmediği sürece kişilere bağlı kalır.
Bu nedenle:
* Meclis merkezli açık yol haritası hazırlanmalıdır.
* Demokratik siyaset güvencesi sağlanmalıdır.
* Yargı güvenliği oluşturulmalıdır.
* Hakikat ve toplumsal yüzleşme mekanizması kurulmalıdır.
* Silah bırakma sonrası entegrasyon yasası hazırlanmalıdır.
* Bölgesel kalkınma programı uygulanmalıdır.
* Provokasyonlara karşı kriz yönetim protokolü oluşturulmalıdır.
* Ana muhalefetin sürece kurumsal katılımı sağlanmalıdır.
Barışın günlük hayatta karşılık bulması; insanların iş, gelir, güvenlik ve gelecek beklentisiyle mümkündür.

Yıldırım Kaya
CHP Eğitim Politikalarından Sorumlu
Genel Başkan Yardımcısı

NOT: “TOPLUMSAL RUH HALİ, YENİ VATANDAŞLIK SÖZLEŞMESİ VE BARIŞIN GELECEĞİ
TOPLUMSAL RUH HALİ: ÇATIŞMA YORGUNLUĞU VE GÜVEN ARAYIŞI” BAŞLIKLI İKİNCİ BÖLÜM YARIN GAZETE PANO’DA

Yeni dünya düzeni, Orta Doğu ve Türkiye’nin zorunlu tercihi
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter