Kürşad Yılmaz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Beyaz Küpten Hamama: Sanatın Sınavı

Beyaz Küpten Hamama: Sanatın Sınavı

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ankara’da zaman zaman, resmin doğasıyla bağdaşmayan mekanlarda açılan sergilerle yıllarca karşılaştım ve karşılaşmaya da devam ediyorum. Bu durumu dile getirdiğimde, bazı ressam dostların bunu “doğal” karşılaması, bazılarının sessizliğe bürünmesi, bazılarının ise her şeyi bilircesine tepki göstermesi meselenin basit bir tercih farklılığından ibaret olmadığını gösteriyor. Çünkü burada tartışılan şey, bir duvara çivi çakıp tablo asmak değil; sanatın kendi tarihine, estetik rejimine ve kamusal saygınlığına yönelen bir aşınmadır.

Bir sanat galerisini yalnızca dört duvar ve bir tavan olarak görmek, sanatın doğasını eksik kavramaktır. Galeri, bulunduğu semtin kültürel dokusundan mimari karakterine, iç mekan düzeninden onu temsil eden kişinin estetik birikimine kadar çok katmanlı bir yapıdır. Çünkü sergi mekanı yalnızca eserleri taşımaz; bir zihniyeti, bir seçiciliği, bir kültürel iddiayı da temsil eder. Onu yöneten kişinin sanat tarihine, estetik kurama ve çağdaş üretim pratiklerine dair bilgisi; hangi sanatçıyla, hangi işle, nasıl bir bağlam kurduğu; aslında kamusal alanda sanatın nasıl algılanacağını belirler.

Sanat tarihi bize mekanın hiçbir zaman nötr olmadığını öğretir. Bir yapıtın kilise içinde konumlanışıyla saray salonunda sergilenişi farklı anlam rejimleri üretir. Modern galerinin “beyaz” iddiası bile bir ideolojidir; yapıtı gündelik hayattan soyutlayarak ona özerk bir alan açma çabasıdır. Bu nedenle bir galerinin bulunduğu çevre, mimari dili ve temsil ettiği kültürel seviye, sanatın içinde yer aldığı bütünlük olgusu içinde değerlendirilmelidir. Aksi halde tartışma yalnızca duvara asılan tabloya indirgenir; oysa mesele, sanatın hangi zihinsel ve kültürel zemin üzerinde durduğudur.

Bir resmin asıldığı yer, sanatçının kendine verdiği değerin de aynasıdır. Mekan yalnızca fiziksel bir zemin değildir; anlamın kurulduğu, algının biçimlendiği, yapıtın nefes aldığı bir alandır. Resmi “her yerde sergilenebilir” bir nesneye indirgemek, sanat için yıllar boyunca verilen kolektif emeği görünmez kılmaktır. Galericilikten küratörlüğe, eleştiriden izleyici kültürüne kadar emekle inşa edilmiş alan, tam da bu kayıtsızlıkla çözülür.

Oysa bir sergi, duvara resim asmak değildir. Bir sanat galerisinde işler yerleştirilirken, duvarın rengi bile başlı başına estetik ve kuramsal bir tercihtir. Beyazın nötr alanı, gri tonların titreşimi azaltan etkisi, koyu bir fonun resmi yutma riski… Bunlar yalnızca teknik ayrıntılar değil, sanat eğitiminin temel taşlarıdır.

Resimlerin birbirine göre hizası, iki iş arasındaki mesafe, gözün bir yapıttan diğerine geçerken yaşayacağı ritim; büyük bir tuvalin yanında küçük bir işin ezilip ezilmeyeceği; sıcak ve soğuk renklerin yan yana geldiğinde oluşturacağı gerilim… Galeri mekanında bütün bunlar hesaplanır. Bir tablo birkaç santimetre yukarı ya da aşağı asıldığında, kompozisyonun izleyiciyle kurduğu ilişki değişir. Yan yana gelen iki işin renk değerleri çatıştığında, biri diğerini boğabilir. Sergileme, başlı başına plastik bir kompozisyondur.

Brian O’Doherty’nin Beyaz Küp’te işaret ettiği gibi, modern sergi mekanı rastlantısal değildir; bilinçli bir algı rejimine dayanır. “Beyaz küp” yalnızca bir duvar tercihi değil, sanatın özerkliğini korumaya yönelik tarihsel bir tasarımdır.
Clement Greenberg modernist resmin kendi alanını koruması gerektiğini savunurken, Theodor W. Adorno sanatın özerkliğinin ancak belirli koşullarda mümkün olabileceğini hatırlatır. Pierre Bourdieu ise sanat alanının, kendi iç kuralları ve meşruiyet mekanizmalarıyla ayakta durduğunu söyler. Mekanın keyfileşmesi, tam da bu alanın çözülmesidir.

Dünyada örnekleri yok mu? Elbette var. Tate Modern’de ya da Museum of Modern Art (MoMA)’da bir sergi gezen herkes şunu fark eder: Duvar yüksekliğinden ışık şiddetine, yapıtların yerden yüksekliğine kadar her ayrıntı düşünülmüştür. Büyük bir renk alanı resminin karşısında durduğunuzda, ışığın yüzeye çarpma biçimiyle renk katmanlarının derinliği arasında kurulan ilişki tesadüf değildir. Paris’te Louvre Müzesi’nde klasik bir yapıtın sergilenme biçimi bile, eserin tarihsel ağırlığını taşıyacak bir mekansal bilinçle düzenlenir. Bu özen, yapıtı gündelik karmaşadan ayırır; ona düşünsel bir alan açar.

Elbette alternatif mekanlarda yapılan sergiler bütünüyle reddedilemez. Ancak mesele, mekanın “galeri” olup olmaması değil; serginin estetik ve kavramsal bir bütünlük içinde kurulup kurulmadığıdır. Zürih’te bir antikacıda karşılaştığım Fernando Botero sergisi bu açıdan öğreticiydi. Botero’nun hacimli figürleriyle antikalar arasında bilinçli bir denge kurulmuştu. Hiçbir nesne diğerinin alanını ihlal etmiyor, her biri kendi değerini koruyordu. Bu, rastlantının değil küratoryal bilincin sonucuydu.

Bizde ise çoğu zaman şu manzarayla karşılaşıyoruz: Ticari kaygıyla yan yana getirilmiş, tarihsel ve estetik bağlamdan kopuk antikalar; yerde halı-kilim, duvarda soyut ya da figüratif modern resimler… Ne antika kendini gösterebilir ne resim nefes alabilir. Renkler çarpışır, ölçekler birbirini ezer, izleyicinin gözü dinlenecek bir boşluk bulamaz. Ortaya çıkan şey çoğulculuk değil, görsel bir kakofonidir.

Burada sözü yalnızca resimle sınırlamak da eksik kalır. Plastik sanatların tümü için geçerli olan bir ilke vardır: Yapıt, kendi mekanıyla birlikte düşünülür. Nasıl ki bir heykeltıraş, yapacağı heykelin yerini önceden görmeden işe başlamaz; ışığın geliş yönünü, izleyicinin yaklaşma mesafesini, heykelin çevresinde dolaşılabilir olup olmayacağını, zeminle kuracağı ilişkiyi hesaplamadan formu kesinleştirmezse; sergileme meselesi de aynı bilinçle ele alınmalıdır. Kamusal alana yerleştirilen bir heykelin ölçeği, çevresindeki mimariyle kurduğu oran, boşlukla kurduğu diyalog ne kadar belirleyiciyse; galeride sergilenen bir resmin, bir yerleştirmenin ya da bir seramik yapıtın da mekanla kurduğu ilişki o kadar belirleyicidir. Heykel kaidesiyle, boşlukla ve yönle var olur; yerleştirme işi mekanı dönüştürerek anlam kazanır; resim ise duvarla, ışıkla ve mesafeyle tamamlanır.

Eski bir öğretim üyesinin, bir sanat öğreticisinin “resim sergisi hamamda bile açılır” diye ısrar etmesi, meseleyi özgürlük retoriğiyle örtmeye çalışmaktır. Oysa nasıl ki bir senfoni konseri düğün salonu akustiğiyle aynı etkiyi yaratmazsa, plastik sanatlar da rastgele bir ortamda aynı estetik yoğunluğu üretemez. Bu elitizm değil; formun gerektirdiği koşullara saygıdır.

Çünkü sanatın dili yalnızca tuvalde kurulmaz; mekan o dilin grameridir. Işık cümlelerin vurgusudur, boşluk noktalama işaretidir, hizalama ise düşüncenin mantığıdır. Bir galeride iki resim arasındaki birkaç santimetrelik mesafe bile hesaplanırken, galeri formatı gözetilmeyen bir mekanda plastik sanatların sergilenmesi, sanatın kendi özüne aykırı bir gevşemeyi beraberinde getirir.

Sonuç olarak sergi mekanı bir ayrıntı değil; sanatın bünyesindeki tüm plastik değerlerin kaderini belirleyen asli unsurdur. Resmi, heykeli, yerleştirmeyi ya da herhangi bir plastik yapıtı; taşıdığı biçim, renk, ölçü, ritim ve boşluk ilişkilerinden koparıp her yere yerleştirilebilir bir nesneye indirgediğimiz anda, yalnızca duvarları değil, sanatın tarihsel ve estetik belleğini de aşındırırız.

Sanata değer vermek, onu her yerde görünür kılmakla değil; ait olduğu estetik zeminde, kendi bütünlüğü içinde ve hak ettiği ciddiyetle var etmekle mümkündür. Mekanın itibarı düştüğünde, sanatın ağırlığı da hafifler. Ve hafifleyen her şey, zamanla unutulur.

Beyaz Küpten Hamama: Sanatın Sınavı
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Bizi Takip Edin