Genellikle yazılarım, geçmişte sanatta yaşadığım anların bugünde yankı bulduğu kırılma anlarında ya da gündelik bir olayın, yıllar içinde biriktirdiğim düşünsel ve deneyimsel tortularla birleştiği noktalarda doğar. Bugün de böyle oldu. Çünkü sanatla kurduğumuz ilişkinin, neredeyse herkes tarafından normalleştirilen ama aslında derin bir erozyona işaret eden bir yüzü, yeniden karşıma çıktı.
Her yıl ressamların, sanatçıların ve galerilerin büyük bir heyecanla beklediği sanat fuarları… Bir zamanlar, “İstanbul’da yapılanlardan daha iyisini Ankara’da neden yapmayalım?” sorusuyla yola çıkan bir irade vardı. İyi niyetliydi. Hedefi büyüktü. Uluslararası ölçekte, nitelikli, seçici, sanatın onurunu taşıyan bir yapı kurmaktı.
O sürecin tam merkezindeydim. TÜSGAD (Tüm Sanat Galerileri Derneği) Başkanı olarak fuarın yönetim kurulunda yer aldım. Metrekare fiyatları, bir galerinin temsil edebileceği sanatçı sayısı, fuar alanının dengesi, giriş ücretleri… Hepsi uzun uzun tartışıldı. İlk fuar yapıldı. Eksikleriyle, hatalarıyla masaya yatırıldı. İkinci fuarda daha iyisi için kararlar alındı. Çünkü her ciddi organizasyon, eleştiriyle ve denetimle olgunlaşır.
Ama felaket tam da burada başladı.
Denetim kurulu, fuara katılması sanat etiği ve estetik ölçütler açısından mümkün olmayan bazı yapıtları eledi. Kitsch olanı, kopya olanı, açıkça sanatın emeğini istismar edeni… Galerilere bu karar bildirildi. Büyük bir alan satın almış bir galericinin cevabı ise, bu topraklarda sanatın neden bir türlü kurumsallaşamadığını özetleyen cinstendi:
“Benim sanatçılarıma karışamazsınız, aksi halde çekilirim.”
İşte o an, sanatın değil paranın konuştuğu bir eşik aşıldı.
Fuar yönetimi, sanatın niteliğiyle çatışan bu tehdide karşı durmak yerine, “boş metrekare kaybı” korkusuyla geri adım attı. Yapıtlara bakılmaksızın devam edilmesine karar verildi. Yetmedi; denetim kurulunun tamamen kaldırılması gündeme geldi. Bu, yüksek beklentilerle başlayan bir sanat fuarının temeline yerleştirilmiş bir bombaydı.
Benim için sonuç vahimdi. Fuar yönetimi içinse her dolan metrekare sevinçti.
Oysa en başından beri ısrarla dile getirdiğim bir ilke vardı: Galeri ruhsatı olmayan yapılar fuara katılamaz. Çünkü dünyanın hiçbir ciddi sanat fuarında bireyler, atölyeler, dernekler doğrudan katılımcı olamaz. Katılım galeriler aracılığıyla olur. Galerici, kendi adını ve geleceğini düşünerek seçki yapar. Bu seçicilik hem sanatçıya hem fuara kalite kazandırır.
Art Basel, Frieze, FIAC… Bu fuarların hiçbiri “herkes gelsin” mantığıyla ayakta durmaz. Çünkü sanat fuarı, bir sergi salonu değil; bir ölçüt mekanıdır.
İkinci fuardan sonra artık istemediğim sonuçlar netleşmişti. Dernek başkanlığından, üyelikten ve dolayısıyla fuar yönetiminden istifa ettim. Yıllar geçti. Ankara’daki fuar sanırım 12’ncisine ulaştı. Herkes memnundu — benim dışımda.
Fuar yönetimi para kazanıyordu. Galeri ruhsatı aranmadığı için atölyeler galeri kisvesi altında onlarca kişiyi toplayıp katılım bedeli alıyordu. Bazı “galericiler”, 30–40 kişiden, fuar yönetiminin kendilerine uyguladığı bedelin çok üzerinde paralar topluyordu. Alan memnun, satan memnun.
Peki ya sanat?
Uluslararası Sanat Fuarı denilen bir ortamda; amatörler, öğrenciler, dernekler, okul mekanlarında ne olduğu belirsiz işler… Katalogda isimlerin karşısında tek bir kelime yazıyor: SANATÇI.
İşte tam da burada durup sormak gerekiyor:
Herkesin sanatçı olduğu bir yerde, sanat nerede durur?
Bu düzende kim memnun? Para kazananlar.
Kim memnun değil? Sanatı hala bir değer alanı olarak görenler. Sanat Galerisi olduğu halde bir kez bile sanatçılardan para toplayarak fuara katılmamış olan yani ben. Sisteme uyamayanlar. Esnekliği olmayanlar. “Eyvallah” demeyenler.
Ve belki de en çarpıcısı: Bu tablo karşısında sessiz kalan üniversiteler. Güzel sanatlar fakülteleri. Öğrencilerine estetik, etik ve sanat tarihi anlatan ama sanatın kamusal alanda nasıl metalaştırıldığını görmezden gelen akademik kadrolar.
Bugün tartıştığımız şey bir fuar meselesi değil. Bu, emperyalist düzenin sanatı da pazara dönüştürdüğü bir iklimin meselesidir. Sanatın ölçütlerini kaldırıp yerine metrekare hesabı koyduğunuzda, geriye sadece “herkesin sanatçı olduğu” ama sanatın kimsenin umurunda olmadığı bir vitrin kalır.
Benim itirazım tam da buna.
Ve bu itiraz, susarak geçiştirilecek bir itiraz değildir.
Bugün sanat fuarları, içi boşaltılmış bir müze maketi gibi duruyor: duvarları var ama hafızası yok, ışıkları var ama ölçütü yok, kalabalığı var ama sesi yok. Herkesin “sanatçı” yazdığı bir katalogda, sanat artık korunması gereken bir değer değil, üzerinde fiyat etiketi dolaştırılan kırılgan bir nesne. Ve bu vitrin parladıkça, sanatın özü yavaş yavaş arkadaki depoya kaldırılıyor. Bir gün kapılar kapandığında, geriye ne sergilenen işler kalacak ne de onları ayakta tutan bir anlam — yalnızca satılmış metrekarelerin sessizliği.
