Bir tabloyu birinci ilan etmek, gökyüzünü metreyle ölçmeye benzer.
Çünkü resim, yarış çizgisinde değil; zamanın içinde ilerler.
“Resim yarışmaz” dediğimde bu bir tepki değil, bir tespittir. Resim bir üretim bandından çıkan standart ürün değildir. Bir elma yarışmasında rengi, sertliği, aroması ölçülebilir. Bir at yarışında kronometre çalışır, kazanan saniyeyle belirlenir. Peki bir tuvalin karşısında hangi aleti kullanacağız? Hangi birimle hüküm vereceğiz? Gram mı? Dakika mı? Alkış desibeli mi?
Resim; sanatçının yaşadığı coğrafyanın, taşıdığı hafızanın, gördüğü rüyaların toplamıdır. Aynı teknikle çalışan iki ressam bile aynı resmi yapamaz. Çünkü fırçayı tutan el aynı değildir. Birinin içindeki çocukluk, diğerininkine benzemez. Birinin rengi daha serttir, diğerinin ışığı daha kırılgandır. O halde nasıl olur da bu iki ayrı dünyayı yan yana koyup “birincilik” ilan ederiz?
Tarih boyunca estetik yargının kesin bir formülü bulunamadı. Immanuel Kant güzellik yargısının öznel olduğunu söyler. Güzel dediğimiz şey herkes için aynı yerden doğmaz. Pierre Bourdieu ise beğeninin toplumsal arka planını anlatır; zevk dediğimiz şeyin sınıfsal ve kültürel bir inşası olduğunu söyler. Demek ki karar veren kişinin gözü de, geçmişi de, eğitimi de hükmün içine karışır. Bu insani bir durumdur. Kimse bundan muaf değildir.
Ama tam da bu yüzden resimde yarışma fikri problemli hale gelir.
Benim savım şudur: Resim, elma üretim yarışması değildir. At yarışı değildir. Güvercin uçurma müsabakası değildir. Hangi resmin “daha iyi” olduğunu kesin bir ölçütle belirlemek mümkün değildir. Çünkü resim hızla ya da gramla ölçülmez; derinlikle, sezgiyle ve bağlamla ilişkilidir.
Üstelik mesele yalnızca estetik değildir. Yarışmalar çoğu zaman görünürlük ekonomisini düzenler. Sponsorluk ilişkileri, prestij, dolaşım, kariyer basamakları… Yarışma çoğu zaman sanatı değil, sanatçının dolaşım hızını ölçer. CV’ye eklenen bir “ödül”, galerinin vitrininde daha parlak durur. Ama parlayan her şey kalıcı değildir. Kültürel piyasa ile estetik değer aynı şey değildir.
İkinci mesele daha da önemlidir:
Değerlendiren kişi, değerlendirdiğinden daha mı iyi olmalıdır?
“Seçici ressamdan iyi resim yapmalıdır” demiyorum. Ama bir sanatçıyı değerlendirecek kişinin ufku, bilgi birikimi ve sanatsal derinliği, değerlendirdiği üretimin ağırlığını taşıyabilecek kapasitede olmalıdır. Bir ustayı tartacak terazinin kendisi sağlam değilse, çıkan sonuç güven vermez. Peki o teraziyi kim yapıyor? Jürinin kendisini kim tartıyor?
Jürileri oluşturan irade.
İnsan doğası gereği kendine yakın gördüğüne güvenir. Aynı estetik dili paylaştığı insanlarla çalışmak ister. Bu insani bir eğilimdir. Fakat eğer jüri belli bir estetik çerçevenin içinden seçiliyorsa, yarışma zaten baştan o çerçevenin içine sıkışmıştır. O çerçevenin dışında kalan güçlü bir iş, yalnızca “uygun bulunmadığı” için elenebilir.
Bu bir suçlama değildir; sistemin doğasına dair bir gözlemdir.
Sanat tarihi bunun örnekleriyle doludur. Vincent van Gogh yaşarken neredeyse hiç kabul görmedi. Claude Monet ve izlenimciler resmi Salon jürileri tarafından reddedildi. Edouard Manet’nin işleri ahlaksızlıkla suçlandı. Pablo Picasso’nun erken dönem üretimleri küçümsendi. Dün reddedilenler bugün müze duvarlarında; dün alkışlananların çoğu ise arşiv raflarında.
Demek ki jüri kararı mutlak hakikat değildir; zamanın filtresinden geçer.
O halde soruyu yeniden sormak gerekir:
Yarıştırılmayacak bir alan için jüri oluşturmak ne kadar doğrudur?
Resim bir sıralama mantığına değil, yan yana durma kültürüne aittir. Bir sergide eserler birincilik için değil, birbirini çoğaltmak için asılır. Resim, yan yana durduğunda zenginleşen bir dildir; üst üste konduğunda değil. Bir sanatçı diğerinin önüne geçmek için değil, kendi dilini kurmak için üretir.
Yarışma ise doğası gereği hiyerarşi üretir. Birini yukarı koyar, diğerini aşağı. Oysa sanatın doğası çoğuldur. Aynı anda birçok doğruyu, birçok güçlü ifadeyi barındırabilir.
Evet, bazı resimler vardır ki kimsenin “hayır” diyemeyeceği kadar güçlüdür. Ama bunlar istisnadır. Geriye kalan büyük alan yoruma açıktır. Ve yorumun olduğu yerde kesinlik yoktur.
Belki de bu itiraz, yıllarca tuvalin karşısında susarak biriken bir cümlenin sonucudur.
Bir jüri kararı bir akşamda verilir.
Ama bir resmin değeri bazen elli yıl sonra anlaşılır.
Jüriler dağılır.
Kataloglar sararır.
Ödül törenleri unutulur.
Fakat güçlü bir resim, bir gün bir yabancının karşısında durur ve hala konuşur.
İşte gerçek ölçü budur.
Resim kürsüye çıkmaz.
Resim zamana çıkar.
