Kürşad Yılmaz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Sanat Eğitimindeki Büyük Çelişki

Sanat Eğitimindeki Büyük Çelişki

Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Kuralları Yıkmak mı, Kuralları Bilerek Aşmak mı?

Sanatta özgürlük çoğu zaman kuralsızlıkla karıştırılır. Oysa gerçek özgürlük, kuralları bilerek aşabilme gücüdür.

Son zamanlarda okuduğum sanat kitaplarında ve sanatla ilgili ders kitaplarında sıkça tekrar edilen bir cümle var:
“Önemli tasarımcılar kuralları yıktıkları için bilinir.”

Bu cümle ilk bakışta heyecan verici görünür; özgürlük, cesaret ve yaratıcılık çağrışımı yapar. Ancak biraz durup düşününce insanın zihninde kaçınılmaz sorular belirir. Eğer iyi bir sanatçı olmak için kuralları yıkmak gerekiyorsa, neden sanat okulları vardır? Neden resim, heykel, grafik gibi plastik sanat alanlarında yıllarca kurallar öğretilir? Kurallara uymadığı için eleştirilen öğrenci, mezun olduktan sonra neden “özgün” olarak tanımlanır?

Bu soruların peşine düştüğümde fark ettim ki mesele kuralları yıkmak değildir; mesele onları hangi bilinçle, hangi bilgi birikimiyle ve hangi aşamada aşabildiğimizdir.

Burada kaleme aldıklarım bir iddia ortaya koyma niyetinden çok uzaktır. Bugüne kadar okuduklarım, öğrendiklerim ve bizzat uygulayarak edindiğim deneyimler ışığında karşıma çıkan eksiklikleri ve yanlış anlamaları kendi bakış açımdan görünür kılma çabasıdır. Bu metin kesin doğrular dayatmak için değil; sanatla uğraşan birinin, ürettiği kadar düşündüğünü de ifade edebilme sorumluluğundan doğmuştur. Sanatı icra eden biri olarak düşüncelerimi özgürce dile getirme ihtiyacı duyuyorum. Yazdıklarım bir sav değil; bir birikimin, bir yolculuğun ve zaman içinde oluşmuş kazanımların ifadesidir.

Sanatta “kural” denilen şey çoğu zaman bir yasak ya da sınırlama gibi algılanır. Oysa kural, sanatta bir engel değil; bir dildir. Perspektif mekanı anlamanın yoludur. Anatomi bedeni tanımanın bilgisidir. Renk bilgisi duygunun matematiğidir. Tipografi ise görsel iletişimin temelidir. Sanat okulları bu dili öğretir. Bir müzik okulunun gamları öğretmesi gibi… Gam bilmeden ses çıkarılabilir, ancak beste yapılamaz. Sanatta da durum farklı değildir.

Sanat tarihine bakıldığında “kuralları yıkan” olarak anılan büyük sanatçıların ortak bir noktası vardır: Kuralları bilmedikleri için değil, onları çok iyi bildikleri için aşmışlardır. Bir kuralı yıkmak, o kuralın neden var olduğunu, neyi çözdüğünü ve nerede yetersiz kaldığını bilmekle mümkündür. Aksi halde yapılan şey yıkmak değil, dağınıklıktır.

Bu duruma verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri soyut resimdir. Soyut resim çoğu zaman yanlış biçimde “kuralsızlık” olarak algılanır. Oysa soyut resim, resim kurallarının inkarı değil; bu kuralların içselleştirilmiş ve aşılmış halidir.

Resim sanatı tarihsel olarak figüratif anlatım, perspektif, anatomi, ışık–gölge, kompozisyon, oran–orantı ve renk bilgisi gibi aşamalardan geçerek gelişmiştir. Bunlar yalnızca teknik bilgiler değil; aynı zamanda insan algısının bilimsel karşılıklarıdır.

Soyut resim bu sürecin başlangıcı değil, ileri aşamalarından biridir. Çünkü soyutlama bir nesneyi görmeden değil; onu çok iyi tanıdıktan sonra mümkündür. Bir figürü bozabilmek için önce onu doğru çizebilmek gerekir. Perspektifi reddedebilmek için önce perspektifi kurabilmek gerekir. Aksi halde ortaya çıkan şey soyutlama değil, biçimsel yetersizliğin rastlantısal sonucudur.

Bu nedenle sanat eğitiminde soyut resme geçiş, öğrencinin figürü, mekanı ve kompozisyonu çözdüğü noktadan sonra başlar. Bu, pedagojik ve bilimsel olarak kabul edilmiş bir süreçtir. Soyutlama, algının sadeleştirilmesi ve özün ayrıştırılmasıdır. İnsan zihni önce bütünü öğrenir, sonra ayrıntıyı ayıklar. Soyut resim de bu bilişsel sürecin görsel karşılığıdır.

Ne var ki günümüzde sanat eğitimi bu bilinçten giderek uzaklaşmaktadır. Birçok eğitim kurumunda müfredatlar yetersizdir; temel sanat eğitimi yüzeysel geçilmekte, sanat tarihi ve eleştiri kültürü ihmal edilmektedir. Nitelikli ve üretimle iç içe olan öğretim kadrolarının azlığı, öğrencinin yönünü bulmasını zorlaştırmaktadır. Oysa sanat eğitimi yalnızca teknik öğretmek değildir; düşünmeyi, sorgulamayı ve gerekirse bilinçli biçimde reddetmeyi öğretmektir.

Bu yapısal eksiklikler, öğrencilerin eğitimlerini tamamlamadan ya da hiç almadan doğrudan piyasaya üretici olarak çıkmasına yol açmaktadır. Günümüz sanat ortamı çoğu zaman niteliği değil, hızı ve görünürlüğü ödüllendirmektedir. Sosyal medya, denetimsiz sergi alanları ve zayıflayan eleştiri mekanizmaları, henüz olgunlaşmamış üretimlerin kolayca “sanat” olarak dolaşıma girmesine neden olmaktadır.

Eğitim sürecinden geçmemiş bir üretici, eksikliğini çoğu zaman “özgürlük” kavramıyla savunur. Oysa bu durum sanat adına bir kazanım değil; ciddi bir kayıptır.

Sorun yalnızca akademilerle sınırlı değildir. Okul dışında verilen sanat kursları da önemli bir problem alanı haline gelmiştir. Sanat pratiği olmayan, teorik altyapısı bulunmayan ve eleştirel düşünceden yoksun kişilerin kurs vermesi sanat adına tehlikelidir. Bu durum bilgiye dayalı bir cesaret değil; cahil cesaretidir.

Bilmediğini bilmeyen birinin başkasına yol göstermesi yanlış bir özgüven üretir. Bu ortamda yetişen bireyler kısa sürede kendilerini sanatçı zanneder; ancak bu üretimler savunmasızdır, temelsizdir ve sürdürülebilir değildir.

Sanat yalnızca bir nesne üretmek değildir. Sanat, üretilen şeyin arkasında durabilmektir. “Bunu neden böyle yaptım?” sorusuna cevap veremeyen her iş, ne kadar iddialı görünürse görünsün zaman karşısında silinmeye mahkumdur.

Bu noktada “kuralları yıkmak” söylemi yeniden anlam kazanır. Kuralları öğrenip aşmak yaratıcılıktır; kuralları bilmeden yok saymak ise rastlantıdır. Sanat, rastlantıyı bile bilince dönüştürdüğünde güçlenir.

Sonuç olarak sanat eğitimindeki büyük çelişki sanattan değil; yanlış özgürlük algısından, niteliksiz eğitimden ve piyasanın dayattığı hızdan kaynaklanmaktadır. Sanat sabır ister, zaman ister ve en önemlisi dürüstlük ister.

Sanat Eğitimindeki Büyük Çelişki
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Bizi Takip Edin