“Yanlış hatırlamıyorsam İngiliz ressam David Hockney bir söyleşisinde şöyle diyordu: ‘Çizim yapmayı bilmeyen birinin sanatçı sayılması garip bir çağın göstergesidir.’”
Bu cümleyi ilk okuduğumda üzerinde uzun uzun düşünmüştüm. Bugün bazı sergileri gördüğümde ise bu söz zihnimde daha yüksek bir sesle yankılanıyor. Çünkü son zamanlarda karşılaştığım bazı işler bana tam da Hockney’in işaret ettiği o “garip çağın” içinde yaşadığımızı düşündürüyor.
Resim yapmayı bilmeyenlerin, çizimle kurdukları ilişki neredeyse hiç olmayanların, renk ve kompozisyon bilgisinden yoksun olanların bugün “soyut resim” adı altında ortaya koyduğu bazı işler, çoğu zaman resim olamayacak kadar zayıf yüzeyler olarak karşımıza çıkıyor. Aynı durumun başka bir versiyonunu da kavramsal sanat başlığı altında görmek mümkün. Bu kez ortada yüzey bile yok; yalnızca bir fikir, bir açıklama metni ya da bir nesne yer alıyor.
İşte tam bu noktada Hockney’in sözlerine katılmamak mümkün değil. Çünkü sanatın en temel dili olan çizimle, biçimle ve estetikle ilişkisi kurulmadan ortaya çıkan bu üretimler, sanatın kendisini değil çoğu zaman yalnızca onun yerini doldurmaya çalışan bir fikri temsil ediyor.
Sanat tarihi bize başka bir şey öğretir. Bir sanat eseri yalnızca bir düşüncenin açıklanmasıyla var olmaz. Düşünce, biçimle birleştiğinde sanat olur. Renkle, çizgiyle, ritimle, kompozisyonla ve estetik düzenle inşa edildiğinde gerçek bir yapıt ortaya çıkar. Sanatçının malzemesiyle kurduğu uzun mücadele, yıllar boyunca geliştirdiği teknik ve görsel dil bu sürecin temelini oluşturur.
Bu nedenle benim için sanat yalnızca bir düşüncenin ilanı değildir. Eğer bir resim estetik bir yapı kurabiliyorsa, görsel bir dil oluşturabiliyorsa resimdir. Ama yalnızca bir fikir önerisi olarak ortaya konuluyorsa, sanatın diğer unsurlarının yer almadığı bir üretim olarak kalıyorsa, onu sanat olarak kabul etmek zorlaşıyor. Çünkü sanatın maddi ve estetik bedeni ortada yoktur.
Bu eleştiri yalnızca kişisel bir kanaat değil. Çağdaş sanat dünyasında pek çok sanatçı ve düşünür de sanatın yalnızca kavrama indirgenmesine karşı ciddi eleştiriler getirmiştir. Alman ressam Gerhard Richter sanatın yalnızca düşünsel bir öneri haline gelmesini eleştirirken sanatın aynı zamanda güçlü bir görsel deneyim olduğunu vurgular. Sanatın etkisi yalnızca düşüncede değil, görsel algının yarattığı duyusal yoğunlukta ortaya çıkar.
Sanat eleştirmeni Robert Hughes ise çağdaş sanat dünyasının bazı kavramsal üretimlerini değerlendirirken çok daha sert bir ifade kullanır ve sanatın bir bölümünün “entelektüel bir şaka” haline geldiğini söyler. Hughes’un eleştirisi özellikle şu noktaya yöneliktir: Sanat eseri ortadan kalkmış, onun yerine açıklama metni geçmiş gibidir. İzleyici artık eseri görerek değil, okuyarak anlamaya çalışmaktadır.
Fransız düşünür Jean Baudrillard da çağdaş sanat üzerine yazdığı metinlerde benzer bir tespitte bulunur ve modern sanatın bir bölümünün artık sanat üretmek yerine “sanatın yokluğunu sergilediğini” ileri sürer. Baudrillard’a göre sanat dünyası zaman zaman kendi boşluğunu sergileyen bir sisteme dönüşebilmektedir.
Bu tartışmalar yalnızca bireysel eleştiriler olarak kalmamış, zaman zaman manifestolarla da dile getirilmiştir. 1999 yılında yayımlanan Stuckist Manifestosu, kavramsal sanatın sanatın yerini almaya başladığını savunarak resmin ve estetik üretimin yeniden değer kazanması gerektiğini ileri sürer. Manifestoda özellikle sanatın yalnızca teoriye indirgenmesi eleştirilir ve sanatın görsel gücünün geri plana itilmesinin ciddi bir sorun olduğu vurgulanır.
Türkiye’de de benzer kaygılar dile getirilmiştir. Türk resminin önemli isimlerinden Devrim Erbil, resmin yalnızca bir fikir değil aynı zamanda güçlü bir görsel kurgu olduğunu sık sık vurgulamıştır. Ona göre resim estetik bir dil kurma sanatıdır ve bu dil uzun bir birikimin sonucunda oluşur.
Figüratif resmin güçlü temsilcilerinden Neşet Günal ise sanatın temelinde emek ve ustalık olduğunu savunan sanatçılardandır. Günal’a göre sanatçı malzemesiyle uzun bir mücadele verir; sanat bu mücadelenin sonucunda ortaya çıkar. Bu süreç ortadan kalktığında sanatın özünden söz etmek zorlaşır.
Burada dikkat çekici bir başka benzerlik daha vardır. Son yıllarda bazı soyut resim örnekleri ile bazı kavramsal üretimler arasında ilginç bir paralellik oluştuğunu görüyorum. Soyut sanatın tarihsel ustaları – Kandinsky, Mondrian ya da Rothko gibi isimler – soyut dili büyük bir estetik disiplin içinde kurmuşlardı. Renk, ritim ve kompozisyon üzerine uzun çalışmalar yaparak güçlü bir görsel dil oluşturmuşlardı.
Ancak bugün soyut resim adı altında ortaya çıkan bazı yüzeylerde bu estetik birikimin izini görmek zorlaşıyor. Rastlantısal lekeler, kompozisyonu olmayan yüzeyler ve estetik gerilim taşımayan görüntüler… Kavramsal sanatın bazı örneklerinde ise bu durum başka bir biçimde karşımıza çıkıyor: bu kez yüzey bile yok, yalnızca düşünce var.
İki durumda da eksik olan şey aynıdır: sanatsal birikim.
Sanatın gücü yalnızca düşüncede değildir. Sanatın gücü düşüncenin biçime dönüşmesindedir. Bir sanatçı düşünceyi estetik bir yapıya dönüştürdüğü anda sanat ortaya çıkar. Aksi halde elimizde kalan şey yalnızca bir öneri ya da bir açıklamadır.
Bu nedenle bugün bazı kavramsal üretimlere baktığımda şu soruyu sormadan geçemiyorum: Eğer ortada estetik bir yapı yoksa, sanatın maddi ve görsel bedeni ortadan kalkmışsa, sanat tam olarak nerede başlıyor?
Sanat tarihi bize açık bir şey gösterir: sanat yalnızca söylenen şey değildir. Sanat, kurulan, inşa edilen ve görülen şeydir. Düşünce sanatın başlangıcı olabilir; ama sanat ancak biçim kazandığında var olur.
