Sağlık bilincinin arttığı bir çağda yaşıyoruz. Ancak ne gariptir ki bazı hastalıklar hâlâ fısıltıyla konuşuluyor, hatta hiç konuşulmuyor. Özellikle kadınları ilgilendiren bazı sorunlar, “mahrem” kabul edildiği için sessizce yaşanıyor. İşte bu sessizliğin tam ortasında duran, dünya genelinde yaklaşık 400 milyon insanı, ülkemizde ise milyonlarca kadını etkileyen bir tablo var: Üriner inkontinans, yani idrar kaçırma.
Türkiye’de yapılan çalışmalar, kadınlarda idrar kaçırma görülme oranının yüzde 16,4 ile yüzde 49,7 arasında değiştiğini ortaya koyuyor. Başka bir ifadeyle, neredeyse her iki kadından biri hayatının bir döneminde bu sorunla karşılaşıyor. Buna rağmen profesyonel yardım arayanların oranı yalnızca yüzde 25–45 seviyesinde kalıyor. Peki neden?
Bir Sağlık Sorunundan Fazlası: Psikososyal Yıkım
İdrar kaçırma hayati bir tehdit oluşturmaz; ancak etkileri çoğu zaman bir hastalıktan çok daha ağırdır. Bu nedenle tıp literatüründe boşuna “sessiz epidemi” olarak tanımlanmaz.
Utanç, özgüven kaybı, suçluluk duygusu ve zamanla gelişen depresyon ile anksiyete; bu tablonun görünmeyen ama en yıkıcı sonuçlarıdır.
Birçok kadın, “ya fark edilirse” korkusuyla sosyal ortamlardan uzaklaşır, seyahatlerini iptal eder, hatta evden çıkmamayı tercih eder. Fiziksel aktivite kısıtlanır, cinsel yaşam ciddi biçimde etkilenir. Araştırmalar, idrar kaçıran kadınlarda cinsel disfonksiyon oranının %86’ya ulaştığını gösteriyor.
Türkiye gibi kültürel ve dini hassasiyetlerin güçlü olduğu toplumlarda ise tablo daha da derinleşiyor. İdrar kaçırmanın ibadet öncesi temizlik halini bozması, kadınlarda ciddi bir manevi huzursuzluk ve çaresizlik hissine yol açabiliyor.
Kimler Daha Fazla Risk Altında?
İdrar kaçırma tesadüfi bir durum değildir. Bilimsel veriler, bu sorunun birden fazla risk faktörünün birleşimiyle ortaya çıktığını açıkça gösteriyor:
Yaş ve menopoz:
Yaş ilerledikçe mesane kapasitesi azalır. Menopozla birlikte östrojen düzeylerinin düşmesi, pelvik dokuların elastikiyetini kaybetmesine neden olur. 35–49 yaş grubunda görülme oranı %26,5 iken, 65 yaş üzerindeki kadınlarda bu oran %75’e kadar çıkar.
Doğum öyküsü:
Belki de en kritik risk faktörü. Araştırmalar, ilk doğumun idrar kaçırma riskini yaklaşık 38,8 kat artırdığını ortaya koyuyor. Özellikle vakum veya forsepsle yapılan müdahaleli doğumlar, 4 kg üzeri bebekler ve epizyotomi uygulamaları pelvik taban kasları ve sinirleri üzerinde kalıcı hasarlar bırakabiliyor.
Obezite:
Vücut kitle indeksi 25 kg/m²’nin üzerinde olan kadınlarda risk, normal kilodaki kadınlara göre 7,2 kat daha fazla. Artan karın içi basınç, pelvik tabanı kronik olarak zayıflatıyor.
Eşlik eden hastalıklar:
Diyabet, hipertansiyon, KOAH gibi kronik hastalıklar ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan idrar söktürücü ilaçlar da süreci hızlandırabiliyor.
Her İdrar Kaçırma Aynı Değildir
Tedavide başarının ilk adımı, doğru tanıdır.
Öksürme, hapşırma veya ağır kaldırma sırasında olan kaçırma “stres tipi”, ani sıkışma hissiyle tuvalete yetişememe durumu ise “sıkışma tipi” olarak adlandırılır. Türkiye’de en sık karşılaşılan tablo ise her iki tipin bir arada görüldüğü “karışık tip” idrar kaçırmadır.
“Kader” Değil, Tedavi Edilebilir Bir Sorun
Toplumda hâlâ yaygın olan “doğumun bedeli” ya da “yaşlılığın doğal sonucu” algısı, kadınların doktora başvurmasını geciktiriyor. Oysa günümüzde idrar kaçırma tedavisinde başarı oranları %90’ın üzerindedir.
Hafif vakalarda yaşam tarzı düzenlemeleri, mesane eğitimi ve pelvik taban egzersizleri yeterli olabilir. Sıkışma tipi kaçırmada modern ilaç tedavileri oldukça etkilidir.
Stres tipi idrar kaçırmada ise minimal invaziv askı ameliyatları (TOT/TVT), 15–20 dakikalık işlemlerle yüzde 98’e varan başarı sağlayabilmektedir. Gerekli durumlarda mesane botoksu, sakral nöromodülasyon (mesane pili) ve ileri vakalarda yapay üriner sfinkter uygulamaları ile kadınların yaşam kalitesi geri kazanılabilmektedir.
İdrar Kaçırma Bir Kusur Değildir!
İdrar kaçırma, saklanması gereken bir “kusur” değildir.
Yaşamanız gereken hayatı küçülten bu sessiz sorun, doğru yaklaşımla büyük ölçüde çözülebilir. Bilgi eksikliği ve mahremiyet kaygısı nedeniyle tedaviyi ertelemek, sadece yaşam kalitenizden çalar.
Unutmayın; şikâyetlerinizi hekiminize özgürce ifade etmek, bu sessiz epidemiye karşı atılacak en güçlü adımdır.

Yorumlar kapalı.