Birsel Gonca
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Biyolog Birsel’in Kaleminden: Anneler Gününe Biyolojik Bir Bakış

Biyolog Birsel’in Kaleminden: Anneler Gününe Biyolojik Bir Bakış

Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Ana gibi yâr, toprak gibi diyâr olmaz” sözü, eski, çok eski yılların yankısı gibi kalmıştır kulaklarımda…

Ana kavramı ve ana yüreği; yalnızca doğuranı anlatmaz. Ana; bir yavruyu bağrına basan, onu taşıyan, doyuran, sıcaklığında saklayan, büyüten ve zamanı geldiğinde doğaya, hayata salacak kadar güçlendiren sevdalı bir yürektir.

Anne olmak… Ana olmak…
Bir canın, başka bir can için kendinden vazgeçmeyi öğrenmesiyle başlar.

Biyoloji bize şunu söyler:
Yaşam, yalnızca doğumla başlamaz. Yaşam; duygu, düşünce, empati, sevgi ve özveriyle süreklilik kazanan, doğumla başlayan ama bakım ve emekle devam eden büyük bir döngüdür.

Bir tohum toprakla buluştuğu zaman, onu fidana dönüştüren yalnızca tohumun içindeki genetik miras değildir. Onu saran toprak, ona dokunan su, onu ısıtan güneş, onu rüzgârdan koruyan çevre de o yaşamın büyümesinde pay sahibidir. İşte toprağı “toprak ana” yapan en büyük anlam da burada gizlidir.

Toprak doğurmaz gibi görünür ama doğurandan daha derin bir sabırla büyütür. Karanlığın içinde tohumu saklar, çatlamasına izin verir, köklerine yuva olur, gövdesine güç verir, dalına meyve taşır.

Şairane bir söyleyişle, dal sanki tomurcuğuna şöyle seslenir:(Ahmet Kutsi Tecer)

“Tenimde bir yara işler gibisin;
lakin korkarım, rüzgârlar sana keder vermesin…”

İşte ana olmak biraz da budur. Kendi gövdesinde açılan her tomurcuğu hem sevinç hem endişe ile taşımaktır. Bir canın büyümesini isterken, dünyanın sert rüzgârlarından korkmaktır. Evladının açmasını ister ama üşümesinden ürker. Hayata karışmasını ister ama kırılmasından çekinir.

Ana olmak, kendini görünmez kılıp bir başkasının yeşermesine alan açmaktır.

Türk toplumunda “ana” kelimesi yalnızca biyolojik annelikle sınırlı değildir. “Toprak ana” deriz, çünkü bizi doyurur. “Vatan ana” deriz, çünkü bizi bağrında taşır. “Devlet ana” deriz, çünkü koruyucu olmasını bekleriz. “Ana dil” deriz, çünkü ilk sesimizi, ilk duygumuzu, ilk kimliğimizi onunla kurarız. “Ana yurt” deriz, çünkü kökümüz oradadır. “Ana kucağı” deriz, çünkü en güvenli limanı tarif etmek için başka bir kelime bulamayız.

Kadim zamanlardan bu yana insanlık, yaşamı kurgulayan ve büyüten gücü hep “ana” sözcüğü ile tanımlamıştır. Bereketin, toprağın, suyun, doğumun ve çoğalmanın simgesi olarak “Ana Tanrıça” anlatıları doğmuştur. Çünkü insan, bilimin dilini kurmadan önce bile yaşamın bir kaynaktan beslendiğini hissetmiştir.

O kaynak bazen bir kadın bedeni, bazen bereketli bir toprak, bazen süt veren bir ana, bazen de bütün canlıları koynunda taşıyan doğa olarak gözlemlenmiştir.

Bu yüzden “Bereket Ana” denir.
Çünkü ana; eksilse de çoğaltandır.
Yorulsa da doyurandır.
Ağlasa da susturandır.
Kırılsa da sarandır.
Kendi yüreğini geriye çekip evladının yolunu aydınlatandır.

Ana üzerine söylenen sözlerin her biri ayrı bir değerdir:

“Ana başa taç imiş, her derde ilaç imiş.”
“Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.”
“Ana hakkı ödenmez.”
“Cennet anaların ayakları altındadır.”
“Ana yüreği, dağdan ağır yükü sessizce taşır.”

Bu sözlerin her biri, toplum hafızasının anneliğe verdiği değerin izidir. Çünkü ana, insanın ilk evi, ilk nefesi, ilk sığınağıdır.

Biyolojik açıdan baktığımızda annelik içgüdüsü; yalnızca hormonların, genlerin ya da üreme sisteminin bir sonucu değildir. Elbette oksitosin, prolaktin, dopamin gibi biyokimyasal süreçler anne ile yavru arasında güçlü bağlar kurar. Ancak insanı insan yapan şey, bu biyolojik temelin üzerine inşa edilen vicdan, emek, sevgi ve sorumluluktur.

Annelik bazen bir doğum süreciyle başlar.
Bazen bir çocuğun kalbine dokunarak başlar.
Bazen bir baba, anneden öte bir annelik duygusuyla evladını sahiplenir; hem anne hem baba oluverir.
Bazen bir öğretmen, bir öğrencinin karanlıkta kalan hayaline ışık olur.
Bazen bir nine, bir teyze, bir abla, bir komşu; bir çocuğun hayatına ana sıcaklığında dokunuverir.

Çünkü annelik yalnızca rahimde değil; aynı zamanda yürekte büyür.

Doğada da böyledir. Bir kuş, yavrusunu kanadının altına aldığında; bir kedi, yavrusunu ensesinden tutup güvenli yere taşıdığında; bir ağaç, gölgesinde başka canlılara yaşam alanı sunduğunda; bir toprak, kurumuş dalın dibinden yeniden filiz verdiğinde bize aynı gerçeği hatırlatır:

Ana; üreten, var olana varlık katan, yaşamı çoğaltan en kadim güçtür.

Ana kavramı, geçmişten günümüze yaşamdaki farklı temsilleriyle sürdürülegelmiş güçlü bir tanımdır.
Ana, başlangıçtır.
Ana, kaynaktır.
Ana, köktür.
Ana, yaşamın devamlılığına esas olan en derin kavramlardan biridir.

Bu yüzden annelik, biyolojinin en narin ama en güçlü yasalarından biridir. Çünkü anne, yaşamın sürekliliğine atılmış en sessiz imzadır.

Anneler Günü’nde yalnızca doğuran kadınları değil; büyütenleri, yaşatanları, koruyanları, emek verenleri, yarım kalan hayatları tamamlayanları, bir cana yuva olanları ve değere değer katanları da kutlamak istiyorum.

Toprak ana gibi sabreden,
su gibi besleyen,
güneş gibi ısıtan,
ağaç gibi gölge veren,
kök gibi tutunduran,
bereket ana gibi çoğaltan,
ana tanrıça gibi yaşamı kucağında taşıyan tüm annelere selam olsun.

Bir canlıyı dünyaya getirmek biyolojik bir olaydır;
bir canlıyı sevgiyle büyütmek ise insanlığın en büyük mucizesidir.

İyilik ve sevgi dolu bir Anneler Günü olsun.
Anneler Günü’nüz ve tüm günleriniz sevgiyle, şefkatle, yaşamla dolsun.

Biyolog Birsel Gonca
Türkiye Biyologlar Derneği Genel Başkanı

Biyolog Birsel’in Kaleminden: Anneler Gününe Biyolojik Bir Bakış
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter