Bir resme baktığımızda çoğu zaman görmekten çok anlamaya çalışırız.
Ama anlamaya çalışmak dediğimiz şey çoğu zaman gerçeği araştırmak değil, bir hikaye bulma çabasına dönüşür.
“Bu neyi anlatıyor?”
“Bu kim?”
“Bu neden yapılmış?”
“Bu konu niye?”
Bu soruların kendisi yanlış değildir.
Yanlış olan, cevabını bilmediğimiz soruların boşluğunu yorumlarla doldurmak ve o yorumları zamanla gerçek gibi anlatmaya başlamaktır.
Sanat tarihinin en temel açmazı tam burada başlar.
Sanat eserleri hakkında yorum yapmak kaçınılmazdır; ancak yorum, kanıtla desteklenmediği sürece tarih değil, anlatıdır.
Bu cümle yalnızca bir düşünce değil, sanat eserlerine yaklaşırken benimsenmesi gereken bir ölçüdür. Çünkü sanat tarihinde anlatılan pek çok hikaye, belgeye değil tekrar edilen yorumlara dayanır.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Hollandalı büyük usta Rembrandt van Rijn’ın 1642 yılında tamamladığı The Night Watch adlı eseridir.
Bugün herkes bu tabloyu “Gece Devriyesi” olarak bilir. Ama bu isim ressamın verdiği bir ad değildir.
Tablonun yüzeyinde zamanla koyulaşan vernik tabakaları, sahnenin geceymiş gibi algılanmasına neden olmuş; bu yanlış algı zamanla bir isim üretmiştir. Oysa yapılan restorasyonlar sahnenin geceyi değil, gündüz ışığında hazırlanan bir milis birliğini gösterdiğini ortaya koymuştur.
Yanlış bir gözlem, yanlış bir isim üretmiş; yanlış isim zamanla hikayelere dönüşmüş; hikayeler de tarih gibi anlatılmaya başlanmıştır.
Bugün tablo hakkında anlatılan hikayeler arasında, ortadaki ışıklı figürün bir itfaiye şefinin çocuğu olduğu, babasının tabloyu görmeye geldiğinde çocuğun daha belirgin olmasını istediği ve bu nedenle ışığın onun üzerine verildiği gibi ayrıntılı anlatılar da bulunur.
Bu hikayeler ilgi çekicidir.
Ama tarihsel değildir.
Sanat tarihinin mevcut belgelerinde bu iddiayı doğrulayan hiçbir kanıt bulunmaz. Güncel yorumların büyük bölümü bu figürün sembolik bir karakter olduğunu, taşıdığı ölü tavuk figürünün milis birliğinin armasına gönderme yapan alegorik bir unsur olabileceğini belirtir.
Ama sembol, hikayeden daha az heyecan vericidir.
İnsan zihni dramatik olanı tercih eder.
Aynı eğilim, sanat tarihinin en çok konuşulan yüzlerinden biri için de geçerlidir:
Mona Lisa.
Bu tablo hakkında yüzyıllar boyunca sayısız iddia ortaya atılmıştır. Modelin kim olduğu, sanatçının sevgilisi olup olmadığı, hatta bir kadın mı yoksa erkek mi olduğu üzerine pek çok yorum yapılmıştır.
Bugün sanat tarihinin güçlü görüşlerinden biri, modelin büyük olasılıkla Floransalı bir tüccarın eşi olan Lisa Gherardini olduğu yönündedir. Bu görüş, 16. yüzyıl sanat yazarı Giorgio Vasari’nin kayıtlarına dayanır.
Ama bu kayıt bile kesinlik değil, güçlü bir olasılıktır.
Buna rağmen tarih boyunca Mona Lisa’nın aslında bir erkek olduğu, ressamın kendisini kadın biçiminde resmettiği ya da gizli bir sevgilisini ölümsüzleştirdiği gibi iddialar ortaya atılmıştır.
Benzerlikten hikaye üretmek kolaydır.
Ama benzerlik, kanıt değildir.
Sanat tarihindeki efsaneleştirme eğiliminin belki de en dramatik örneklerinden biri ise Vincent van Gogh’dur.
Bugün neredeyse herkes onun kulağını bir anda delirdiği için kestiğini anlatır. Oysa 1888 yılında Fransa’nın Arles kentinde yaşanan olayın ayrıntıları hala tartışmalıdır.
Kulağın tamamının mı yoksa yalnızca bir bölümünün mü kesildiği, bunun tam olarak hangi psikolojik durumda gerçekleştiği ve olayın yalnızca bir delilik anı mı yoksa başka bir tartışmanın sonucu mu olduğu kesin biçimde bilinmemektedir.
Özellikle ressam Paul Gauguin ile yaşadığı sert tartışmanın ardından bu olayın gerçekleşmiş olması, olayın tek boyutlu bir “delilik anı” olarak anlatılamayacağını göstermektedir.
Ama dramatik hikaye daha kolay yayılır.
Ve zamanla gerçekmiş gibi anlatılmaya başlanır.
Bu eğilim yalnızca bireysel olaylarla sınırlı değildir. Sanatçıların üretimlerine yönelik yorumlarda da benzer bir genişleme görülür.
Örneğin Pablo Picasso üzerine yapılan yorumların önemli bir bölümü, sanatçının her eserinin mutlaka bir kadınla yaşadığı ilişkiye bağlı olarak üretildiği iddiasını içerir.
Gerçekten de Picasso’nun hayatında birçok kadın vardır. Bu doğrudur. Ancak onun her çizgisinin, her formunun, her deformasyonunun yalnızca kişisel ilişkilerle açıklanabileceğini ileri sürmek, sanatsal üretimi psikolojik bir günlük düzeyine indirgemek olur.
Sanatçı üretir.
Eleştirmen yorumlar.
Ama yorum, eserin yerine geçemez.
Sanat tarihinde sıkça karşılaşılan bir başka eğilim de peyzaj resimleri üzerinden yapılan tahminlerdir.
Bir ressam bir manzara yaptıysa hemen şu sorular sorulur:
Bu neresi?
Sanatçı buraya gitmiş miydi?
Burada mı yaşamıştı?
Oysa çoğu ressam gördüğünü değil, gördüğünden hatırladığını; hatırladığını değil, hayal ettiğini resmeder.
Bir peyzaj bazen bir coğrafya değildir.
Bir portre bazen bir kişi değildir.
Bir figür bazen bir semboldür.
Ama biz çoğu zaman sembolden hikaye üretmeyi tercih ederiz.
Sanat tarihinin en tehlikeli alışkanlıklarından biri tam olarak budur:
Belirsizliği kabul etmek yerine boşluğu hikayelerle doldurmak.
Bir yorum tekrar edilir.
Sonra yeniden edilir.
Sonra başka bir kitapta yer alır.
Ve bir süre sonra kimse onun ilk nerede söylendiğini sorgulamaz.
İşte bu noktada şu cümle yalnızca bir önerme değil, bir zorunluluk haline gelir:
Sanat eserleri hakkında yorum yapmak kaçınılmazdır; ancak yorum, kanıtla desteklenmediği sürece tarih değil, anlatıdır.
Bu yalnızca sanat tarihçileri için değil, sanat hakkında konuşan herkes için geçerli bir ilkedir.
Bir ressam yaptığı yapıtında neyi resmettiğini her zaman açıklamak zorunda değildir.
Biz de her zaman kesin cevaplar üretmek zorunda değiliz.
Bazen bilmemek, yanlış bilmekten daha değerlidir.
Bazen susmak, hikaye uydurmaktan daha dürüsttür.
Sanat eserine bakarken yapılması gereken ilk şey hikaye üretmek değil, sorumluluk taşımaktır.
Gerçeği söylentiden ayırmak…
Kanıtı yorumdan ayırmak…
Ve en önemlisi, sanat eserini hikayeye dönüştürmeden önce şu soruyu sormaktır:
Bu bildiğim şey gerçekten belgeye mi dayanıyor, yoksa yalnızca güzel anlatıldığı için mi doğruymuş gibi geliyor?
Ve belki de sanat karşısında kendimize sormamız gereken en dürüst soru şudur: Bir tabloya baktığımızda gerçekten gördüğümüz şeyi mi anlamaya çalışıyoruz, yoksa bilmediğimiz boşlukları kendi hayalimizle doldurup onu hikayeye mi dönüştürüyoruz? Çünkü sanat tarihi, yalnızca eserlerin değil, o eserler hakkında anlatılanların da tarihidir; fakat unutulmamalıdır ki belgeye dayanmayan her yorum, ne kadar etkileyici anlatılırsa anlatılsın, ne kadar çok tekrar edilirse edilsin, ne kadar güzel bir hikayeye dönüşürse dönüşsün, sonunda tarih değil yalnızca anlatıdır — ve sanatın gerçek değeri, üzerine kurulan hikayelerde değil, sessizce karşımızda duran o eserin kendisindedir.
