Bayram sabahı Yarı açık pencereden içeri süzülen rüzgâr, tül perdeyi usulca sallıyor perde yanağıma her değdiğinde sanki görünmeyen bir el “uyan” der gibi yüzümü okşuyor. İnsan bazı sabahlarda bir tül perdenin temasında bile özlediği bir eli, duymayı beklediği bir sesi, yanında hissetmek istediği bir nefesi arıyor. Belki de beni uyandıran rüzgâr değil; içimde gece boyu uyanık kalan eksikliğim.
Bayram sabahlarına yalnız uyanmak, insanın pek alışık olduğu şeylerden değildir. Çünkü bayram dediğin; evin içinde çay kokusudur, mutfaktan gelen telaştır, kapı zilleridir, hazırlanırken birbirine karışan seslerdir. Birinin “geç kalıyoruz” diye söylenmesi, bir başkasının “önce kahvaltı edelim” diye diretmesidir.
Bayram dediğin biraz kalabalıktır aslında.
Biraz çocuk sesi, biraz büyük eli öpmek, biraz da sofrada yer açmaktır.
Ama bu sabah ev sessizdi.
Öyle bir sessizlik ki, duvarlar bile konuşmaya çekiniyordu. Saatin tik takları bile fazla geliyordu insana. Kalkıp pencereyi kapatmak istedim; sonra vazgeçtim. Belki dedim, bu rüzgâr dışarıdan gelen bir hava değil de, toprağın altından yükselen bir selamdır. Belki de canımdan kopup giden can, bayram sabahı beni yalnız bırakmaya kıyamamış; tül perdeyi kendine elçi seçmiştir.
“Neydi o günler?” demeyeceğim.
Çünkü bu cümle çok yorgun.
“Neden bugünler?” demek istiyorum.
Öyle içimden, öyle derinden, öyle isyanla…
Neden bazı sabahlar, insanı bir ömür yaşlandırarak doğar?
Neden bazı kayıplar, sadece bir kişiyi değil; sofraları, bayramları, kapı önlerini, kahve fincanlarını da alıp götürür?
Candan canı toprağa verince insan, bayramları da biraz gömüveriyormuş meğer.
Bunu bugün anladım.
Takvimde bayram yazıyordu ama içimde matem okunuyordu. Telefonun çalmasını bekledim bir an. Hani insan olmayacak şeyi de bekler ya… “Bayramın kutlu olsun” diyecek bir ses aradım geçmişten. Sesini unutmamak için zihnimde tekrar tekrar konuşturdum onu.
Sonra aynaya baktım.
Gözlerim şişmişti. Saçlarım dağınık, yüzüm yorgundu. Ama en çok kalbim dağınıktı. İnsan bazen evini toplar, yatağını düzeltir, masayı siler; fakat içindeki yıkıntıya el süremez.
Bir bardak çay koydum kendime.
İkinci bardağı da koyacak gibi oldum. Elim fincanın üzerinde asılı kaldı. İşte yas dedikleri şey tam da böyle bir şeydi: Alışkanlıkların, gerçeğin önüne geçmesi… Birinin yokluğunu aklın bilir ama elin hâlâ onun bardağını arar.
O an anladım ki insan en çok küçük şeylerde yıkılıyor.
Bir çift terlikte.
Boş kalan sandalyede.
Cevapsız kalan bayram mesajında.
Sofrada eksilen bir tabakta.
Ve yarı açık pencereden içeri giren bir rüzgârda…
Sonra perde yine yanağıma değdi.
Bu defa irkilmedim.
Gözlerimi kapattım ve o teması bir vedadan çok, bir hatırlama gibi kabul ettim. Belki de bazı sevdiklerimiz gittikten sonra tamamen kaybolmuyor; rüzgâr oluyor, ışık oluyor, bayram sabahı yüzümüze değen tül perde oluyor.
Belki de yalnızlık sandığımız şey, onların başka bir dilden yanımızda oluşudur.
Bugün bayram.
Ben yine de kalkacağım.
Çayı demleyeceğim.
Bir tabak fazla koymayacağım belki ama kalbimde yerini boş bırakacağım.
Kapıyı açacağım.
Rüzgâr girerse içeri, kovmayacağım.
Çünkü artık biliyorum:
Bazı bayramlar sevinçle değil, hatırayla kutlanır.
Bazı sabahlar gülerek değil, direnerek başlar.
Bazı insanlar toprağa verilir ama sevgisi hiçbir yere gömülmez.
Ve ben bugün, hüzünlü bir bayram sabahında, kendime ve bayramları yüreğine gömenlere şu cümleyi bırakmak isterim.
“Gidenler bayramları eksiltir;
ama sevdikleri kadar derin iz bırakanlar, yokluklarında bile insanın yüzüne rüzgâr gibi dokunur.” Umutlu kutlamalı bayramlara.
