Kürşad Yılmaz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Kalabalığın içindeki yalnızlık

Kalabalığın içindeki yalnızlık

Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sanat dünyası dışarıdan bakıldığında gürültülü bir kalabalık gibi görünür. Sergiler, açılışlar, kokteyller, atölye ziyaretleri… İnsanlar birbirinin omzuna dokunur, fotoğraflar çekilir, sanat konuşulur. Ama biraz dikkatli bakarsanız o kalabalığın ortasında tuhaf bir sessizlik olduğunu fark edersiniz. Çünkü sanat çevrelerinde çoğu zaman konuşulan şey sanat değil, ilişkiler ağıdır. Kim kimin sergisine geldi, kim hangi derneğin yönetimine yakın, kim hangi galerinin çevresinde… Gürültü büyüktür ama cesaret küçüktür.

Ressamların çevresi gerçekten kalabalıktır. Bir atölyede toplanılır, masalar kurulur, içilir, sohbet edilir. Sanat konuşulur, kişiler konuşulur, sanatçılar konuşulur. Ortam cıvıl cıvıldır. Ama çoğu zaman o kalabalığın içinde görünmeyen bir hesap dolaşır. Kim kimin yanında duracak, kim kiminle ters düşmeyecek, kim hangi kapıyı kapatmayacak…

Elbette bu çevrelerin içinde samimi dostluklar da vardır. Gerçekten sanatı konuşmak için bir araya gelen insanlar da vardır. Ama aynı kalabalıkların içinde başka bir gerçek daha vardır: Sorgulamayan bir sessizlik.

Bir gün bakarsınız bir dernek başkanı, vefat eden, topluma sanat adına bir şey kazandırmamış yakın bir ressam arkadaşının adını, derneğin mülkiyetindeki bir salona vermiştir. İlk bakışta güzel bir jesttir bu. Bir dostun adını yaşatmak…

Ama insanın aklına hemen başka bir soru gelir.

Peki ondan önce vefat edenler?

Bu topluma yıllarca örnek olmuş, öğrenci yetiştirmiş, sergiler açmış, sanat üretmiş nice sanatçı vardır. Neden onların adı anılmamıştır? Neden onların adı bir salona verilmemiştir?

Mesele o salon değildir.

Mesele kimsenin bu soruyu sormamasıdır.

Ben çoğu zaman eyleme değil, sorgulanmamasına bakarım. Buna engel olmayanlara, buna ses çıkarmayanlara… Çünkü aynı insanlar aynı masalarda oturur, aynı atölyelerde buluşur, aynı sergilerde yan yana durur. Ama bu sorular kalabalığın ortasında sorulmaz.

Genellikle biri konuşur. Çoğu zaman o kişi ben olurum.

Konuşurken kimse destek olmaz. Ortam sessizleşir.

Ama sonra aynı insanlar sizi yalnız yakaladığında şöyle der:
“Ne güzel konuştun… Hepimizin hislerine tercüman oldun.”

Peki o zaman neden sustunuz?

Kimden korkulur ki doğruları söylemekten?

Bu hikaye tek bir olayın hikayesi değildir. Sanat çevrelerinde yıllardır tekrar eden yüzlerce küçük örneğin özetidir. Ressamlar kendi aralarında, kapalı kapılar ardında her şeyi konuşurlar. Ama konuşulmaması gereken yerlerde konuşurlar; konuşulması gereken yerde susarlar.

İşte tam da burada sanatçının gerçek yalnızlığı başlar.

Sanatçı kalabalıkların içinde yaşayan yalnız bir insandır. Etrafında yüzlerce insan vardır ama yalnızdır. Çünkü o kalabalığın içinde bulunmasının nedeni çoğu zaman gerçek bir paylaşım değil, görünür olma zorunluluğudur. Sanat çevresinin içinde olmazsa yok sayılacağını düşünür.

Oysa sanatçıyı var eden şey çevresi değildir.

Onu var eden tek şey ortaya koyduğu yapıttır.

Sanat tarihi bunun örnekleriyle doludur. 19. yüzyılda Paris’te resmi sanat çevreleri tarafından kabul edilmeyen birçok sanatçı vardı. O dönemin en prestijli sergisi olan Paris Salon, sanat dünyasının kapısı sayılıyordu. Jüriden geçemeyen sanatçılar adeta yok sayılıyordu.

Ama reddedilen sanatçılar bir gün kendi sergilerini açtılar.

Bu sergi Salon des Refusés adıyla tarihe geçti. O sergide yer alan isimlerden biri de Édouard Manet idi. Bugün modern sanatın kapısını açan ressamlardan biri olarak kabul edilir.

Daha sonra bir grup ressam resmi salonları tamamen terk etti. Kendi sergilerini açtılar. O ressamların arasında Claude Monet, Edgar Degas ve Camille Pissarro vardı.

Bugün o sanatçılar sanat tarihinin merkezinde yer alıyor.
Ama o günün sanat kurumlarının merkezinde değillerdi.

Çünkü sanatın kaderini dernekler değil, sanat merkezleri değil eserler belirler.

Bugün dünyanın en güçlü sanat piyasalarına baktığınızda da benzer bir tablo görürsünüz. New York’ta galeriler sanatçıların CV’sinden çok üretimine bakar. Londra’da koleksiyoncular sanatçının hangi derneğe üye olduğunu sormaz. Berlin’de bağımsız sanat mekanları genç sanatçıların deney yapmasına alan açar.

Sanatın geliştiği yerlerde kurumlar sanatçının önünde değil, arkasındadır.

Bizde ise çoğu zaman durum tersidir.

Bir sanat derneğine üye olabilmek için gösterilen çabayı anlamakta zorlanırım. Oysa toplumsal örgütlenme önemli bir bilinçtir. Bir meslek grubunun ortak sorunlarına birlikte çözüm araması gerekir. Sanat politikaları üzerine düşünmesi gerekir. Eğitimler, söyleşiler, atölyeler düzenlemesi gerekir. Genç sanatçılar için yeni alanlar açması gerekir.

Ama çoğu zaman yapılan şey oldukça basittir.

Yılda bir kez karma sergi açmak.

Üyeler eserlerini getirir, duvara asılır, birkaç fotoğraf çekilir, birkaç konuşma yapılır… Sonra herkes evine döner.

Sanat gelişmez.
Sanat tartışılmaz.
Sanat üzerine düşünülmez.

Böyle bir ortamda sanatın ilerlememesi şaşırtıcı değildir.

Çünkü sanat, konforlu sessizliklerin içinde değil, rahatsız edici soruların içinde büyür.

Ve belki de sanatçının hayatında fark etmesi gereken en önemli şey şudur:

Kalabalıkların içinde görünür olmak sanat değildir.

Sanat, atölyede yalnızken yaptığın şeydir.

Ve bir gün sanatçı bunu gerçekten anladığında, dedikoduların, küçük hesapların, kapalı kapıların aslında ne kadar önemsiz olduğunu görecektir.

Çünkü sanat tarihinde isim bırakanlar kalabalıkların içinde konuşanlar değil, yalnızken çalışanlardır.

Ve sanatın gerçek kalabalığı sergi açılışlarında değil, yüzyıllar sonra müzelerde oluşur.

Kalabalığın içindeki yalnızlık
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Bizi Takip Edin