Ankara’da öyle sanat eleştirmenleri türedi ki, insanın içi ürperiyor. Çünkü bu kez mesele yalnızca yanlış yorum değil; sanatın kendisi, onu anlamayanların elinde yavaş yavaş soluyor. Bir tuvalin önünde durup susmayı bilmeyenlerin, susması gereken yerde konuşanların gürültüsüyle örtülüyor sanatın sesi.
Her kalemi güçlü olan, her felsefe tahsili yapmış kişi sanat felsefecisi olamaz. Sanatın felsefesi, sanat tarihinin üzerine kurulur; hafızası olmayan bir yorum, yalnızca bir gölgedir. Bugün “sanat felsefecisiyim” diyenlere bir tablo gösterin ve sorun: Hangi akım, hangi dönem, hangi referanslar? Ardından birkaç örnek daha isteyin. Göreceksiniz; cevap ya sessizliktir ya da ezberlenmiş cümlelerin yankısı. Çünkü sanat, kelimeyle değil, bilgiyle konuşur.
Ve biz…
Biz, kırmamak adına susanlar…
Gördüğünü söylemeyen, bildiğini saklayan, yanlışın üstünü nezaketle örtenler…
Belki de bu sessizlikle en büyük gürültüyü biz çıkarıyoruz.
Bugün sanatın içinden gelmeyen kişilerin; dernek başkanı, küratör, sanat felsefecisi, koleksiyoner gibi sıfatlarla birer köşe kapttıklarını görüyoruz. Sergi açılışlarında eser değil, söylem konuşuluyor. Katalog metinleri çoğu zaman yapıtı çözümlemek yerine kavramsal bir sis yaratıyor. Sanatçının üretimi yerine, onun nasıl konumlandırıldığı tartışılıyor. Eleştiri, çözümleyen değil, onaylayan bir dile dönüşüyor.
Oysa bir zamanlar eleştiri, sanatın pusulasıydı. Denis Diderot’nun satırlarında, Clement Greenberg’in çözümlemelerinde sanat yönünü bulurdu. Eleştirmen, sanatçıyla izleyici arasında kurulan görünmez köprünün mimarıydı. Bugün ise o köprü, çoğu zaman bir vitrine dönüşmüş durumda.
Sanat piyasasının büyümesiyle birlikte eleştiri de bu yapının bir parçası haline geldi. Artık yapıtın estetik değeri değil, dolaşım değeri konuşuluyor. Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramı burada açıklayıcıdır: Bilginin yerini ilişkiler aldığında, kültürel alan kaçınılmaz olarak yozlaşır. Türkiye’de bugün birçok kişi, sanat tarihine dair temel bir birikim olmadan, yalnızca belli çevrelerin içinde yer aldığı için eleştirmen ya da küratör olarak kabul görebiliyor.
Dünyada da tablo çok farklı değil. Büyük müzeler, galeriler ve bienaller yalnızca sanatı değil, onun nasıl yorumlanacağını da belirler hale gelmiştir. Bağımsız eleştiri giderek daralırken, kurumsal yapının dışında kalan sesler görünmez kılınıyor. Jeff Koons ya da Damien Hirst gibi isimlerin etrafında oluşan eleştiri dili, çoğu zaman sanatsal derinlikten çok piyasa stratejilerinin etkisi altındadır.
Walter Benjamin’in şu sözü bugün her zamankinden daha ağırdır:
“Sanat, sanatçının değil, onu anlamlandıranların elinde şekillenir.”
Eğer anlamlandıranlar yüzeysel ise, sanatın aldığı biçim de yüzeyde kalır. Nitekim günümüzde birçok sergide, eserin ruhuna nüfuz eden çözümlemelerden çok, içi boş kavramsal tekrarlarla karşılaşıyoruz. Estetik deneyim, yerini jargonun gölgesine bırakıyor.
Friedrich Nietzsche’nin uyarısı ise bu sürecin kaçınılmaz sonucunu işaret eder:
“Sanat, sürüye anlatıldığında sıradanlaşır.”
Bugün yaşanan tam olarak budur. Eleştirinin sığlaşması, sanatı herkesin kolayca tüketebileceği, risksiz ve derinliksiz bir alana çeker. Oysa sanat, tam da bu konforu bozduğu ölçüde değerlidir.
En çarpıcı olan ise şu:
Bu sahte eleştirmenler yalnızca var olmuyor, kabul de görüyor.
Açılışlarda konuşuyorlar, kataloglara yazıyorlar, sanatçıların etrafında dolaşıyorlar.
Sanatın önünde değil, sanatın üstünde duruyorlar.
Ve biz hala susuyoruz.
Oysa sanatın bugün en çok ihtiyacı olan şey, yeniden düşünceye yaslanan bir eleştiridir. Bilgiyle beslenen, estetik sezgiyi derinleştiren, bağımsız ve cesur bir eleştiri… Çünkü eleştiri yoksa sanat yalnız kalır; ama eleştiri sahteyse, sanat yönünü kaybeder.
Belki de artık asıl soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Sanatın yanında duranlar gerçekten ona ışık mı tutuyor,
yoksa sadece onun ışığında mı görünür oluyorlar?
Ve belki de daha acısı:
Ortada hala kurtarılacak bir sanat mı var,
yoksa biz hala bir cenazeyi hayata döndürmeye mi çalışıyoruz?
Soruyorum: Sanatın sahte bekçileri, ışığa yaklaşanlar mı, yoksa onu söndürenler mi?
