Tarih boyunca sanat, yalnızca estetik bir ifade biçimi olmadı; toplumsal dönüşümlerin hafızası, vicdanı ve itirazı oldu. Bir toplum baskı altına alındığında sanat da bundan payını alır: susturulmak, yönlendirilmek, denetim altına alınmak istenir. Çünkü sanat, gerçeği görünür kılan en güçlü alanlardan biridir.
Bugün Türkiye’de yaşanan toplumsal gerilimler, sanatı da içine alan daha büyük bir mücadelenin parçası haline gelmiş durumda. Sanatçılar ya iktidarın çizdiği sınırlar içinde kalıp bir propaganda aparatına dönüşecek ya da her türlü baskıya rağmen özgür ifade alanları yaratmayı sürdürecek.
Oysa tarih, iktidarlara boyun eğen sanatçıları değil; baskıya rağmen üretenleri hatırlar. Michelangelo’nun Sistine Şapeli’ne gizlediği otoportresi, Picasso’nun Guernica’sı, Orwell’in totaliter rejimleri yerle bir eden hicvi… Sanatçılar yasaklarla yaşamayı değil, yasakları aşmayı öğrendi.
Baskıcı dönemlerde sanatın hedef haline gelmesi yeni değil. Nazi Almanyası’nda modern sanat “yoz sanat” ilan edildi. Sovyetler Birliği’nde sanatçılar sosyalist gerçekçiliğin dışına çıktıklarında sansür, sürgün ve ölümle karşılaştı. Şili darbesinde Victor Jara yalnızca şarkıları nedeniyle işkenceyle öldürüldü. Ama bütün bu baskılar sanatın hafızasını silemedi.
Bugün hâlâ Guernica, savaşın vahşetini anlatıyor. Bertolt Brecht’in eserleri hâlâ baskıcı rejimlere karşı sahneleniyor. Çünkü George Orwell’in söylediği gibi: “Sanat özgür değilse, propaganda olur.”
Türkiye’de sanat dünyası da benzer bir kırılmanın içinde. Sansür, otosansür, ekonomik baskılar ve politik kuşatma giderek görünür hale geliyor. Tiyatrolar yasaklarla, bağımsız galeriler ekonomik baskılarla karşı karşıya bırakılıyor. Sinema, müzik ve edebiyat; iktidarın çizdiği sınırların dışına çıktığında cezalandırılıyor.
Buna karşılık desteklenen sanat faaliyetleri çoğu zaman ideolojik bir çerçeve içinde şekilleniyor. Sanatın amacı düşünce üretmekten çok, “makbul olanı” tekrar etmek haline getiriliyor. Böylece sanat; toplumsal hafızayı büyüten bir alan olmaktan çıkıp, tek sesli bir vitrinin parçasına dönüştürülmek isteniyor.
Tiyatro sahneleri özgün metinler yerine kamu spotuna benzeyen oyunlarla dolduğunda, müzeler sanat eserlerinden çok protokol fotoğraflarına ev sahipliği yaptığında, aslında mesele kendini açıkça gösteriyor.
Ancak sanatın doğasında teslim olmak yoktur. Baskı arttıkça yeni ifade biçimleri doğar. 1968 Fransası’nda duvar yazıları ve afişler nasıl bir direniş dili yarattıysa, Latin Amerika’nın askeri rejimlerinde şairler ve müzisyenler nasıl karanlığı sanatla yardıysa, bugün de benzer bir süreç yaşanıyor.
Türkiye’nin yakın tarihinde de yasaklanan tiyatrolar, toplatılan kitaplar, susturulmak istenen sanatçılar oldu. Ama sanat her defasında yeni bir yol buldu. Çünkü sanat, tıpkı su gibi, önüne çekilen her duvardan sızmayı bilir.
Belki de geleceğin en güçlü eserleri, bugünün baskılarından doğacak. Çünkü bastırılan her söz, zamanı geldiğinde daha büyük bir yankıya dönüşür.
Oscar Wilde’ın dediği gibi: “Sanat her zaman toplumun önündedir. Eğer geride kalırsa, sanat olmaktan çıkar.”
Bugün soru hala aynı:
Özgürlük mü, boyun eğiş mi?
Bugün mesele artık yalnızca sanatın değil, sanatçının da hangi tarafta duracağı meselesidir.
