Kürşad Yılmaz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Sanatı Yargılayanlar, Onu Okuyamayanlardır

Sanatı Yargılayanlar, Onu Okuyamayanlardır

Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sanat tarihine baktığımızda hiçbir akımın boşlukta doğmadığını görürüz. Her yeni hareket, kendinden önce gelenin ya mirasını taşır ya da ona bir itiraz olarak yükselir. Çünkü sanat, durağan bir alan değil; sürekli dönüşen, kendi içinde çoğalan canlı bir hafızadır.

Paul Cézanne doğayı yalnızca görünen yüzeyler üzerinden değil, küreler, koniler ve silindirler gibi temel geometrik formlar üzerinden okumaya çalışmasaydı, Pablo Picasso ile Georges Braque kübizmi aynı biçimde kurabilir miydi? Büyük ihtimalle hayır. Çünkü sanat tarihi, birbirinden beslenen fikirlerin tarihidir. Bir sanatçı geçmişten aldığı kıvılcımı kendi çağının ateşine dönüştürür. İşte tam da bu yüzden sanat, hem geçmişin izini taşır hem de geleceğin yolunu açar.

Ne var ki bazıları sanatı hâlâ değişmez kurallar bütünü sanıyor. Esinlenmeyle taklidi, dönüşümle kopyayı birbirine karıştırıyor. Oysa sanatın özü yalnızca üretmek değil, dönüştürmektir. Bir düşünceyi yeniden yoğurmak, ona başka bir ruh kazandırmak, onu kendi zamanının içinden yeniden söyleyebilmektir.

Édouard Manet, eski ustaların kompozisyon anlayışını modern dünyanın içine taşıdığında ona büyük sanatçı deriz. Ama aynı resmi birebir tekrar eden biri için aynı şeyi söylemeyiz. Çünkü sanat, yalnızca el becerisiyle değil; düşünceyle, tavırla ve yorumla var olur.

Vincent van Gogh Japon baskılarından etkilenirken, Claude Monet ışığı yeniden yorumlarken ya da başka bir sanatçı geçmişin bir izini bugünün diliyle yeniden kurarken, burada bir taklit değil; yaratıcı bir dönüşüm vardır. Sanat tam da bu yüzden insanlığın ortak hafızasıdır.

Fakat mesele yalnızca “kopya sanat mıdır?” sorusu değildir. Asıl mesele, toplumun sanata nasıl baktığıdır. Çünkü sanatı yargılamaya en hevesli olanlar çoğu zaman onun ruhunu en az anlayanlardır. Herkes bir anda sanat filozofu, eleştirmen ya da küratör kesilir; fakat iş sanatın özünü kavramaya gelince büyük bir sessizlik başlar.

Bunu anlayabilmek için yalnızca bilgi değil; derinlik, sezgi ve gerçekten bakabilme yetisi gerekir. Çünkü sanat, yalnızca görünen bir yüzey değil, aynı zamanda okunması gereken bir düşünce alanıdır. Burada mesele sadece görmek değildir; görülen şeyi okuyabilmek, onun içindeki sessiz dili çözebilmektir. İşte bu yüzden sanat, bir anlamda görsel okuryazarlık meselesidir. Herkes bakar ama herkes okuyamaz. Görmek yüzeydir; okumak ise derinliktir.

Bir ressamın yaptığı birebir kopyayı küçümseyenler, sanat dünyasının başka yozlaşmalarına çoğu zaman gözlerini kapatır. Genç sanatçılara alan açmayan galeriler, sanatı yalnızca yatırım aracına dönüştüren koleksiyonerler, popüler olanı yüceltip samimi üretimleri görmezden gelen çevreler… Bunların hangisi gerçekten sanatın yanında duruyor? Eğer sanat sadece piyasa değeriyle ölçülüyorsa, orada ruh değil; vitrin konuşuyordur.

Çünkü sanatın en temel meselesi dürüstlüktür. Bir eser, sahibinin niyetini mutlaka taşır. Samimiyet de yapaylık da zamanla yüzeye çıkar. Bunu anlayabilmek için yalnızca bilgi değil; derinlik, sezgi ve gerçekten bakabilme yetisi gerekir. Görmek tek başına yetmez; görüleni anlamlandırmak, onu zihinde ve kalpte çözümleyebilmek gerekir.

Elbette birebir tekrarın sanatsal sınırları tartışılabilir. Ama daha büyük soru şudur: Sanatın ruhunu gerçekten kim öldürüyor? Fırçasıyla başka bir resmi tekrar eden mi, yoksa sanatı sadece statü nesnesine dönüştüren anlayış mı?

Bir toplumun sanata bakışı, aslında kendi kültürel aynasıdır. Eğer gerçekten sanatı yüceltmek istiyorsak, meseleye yalnızca “orijinal mi, değil mi?” sığlığından bakamayız. Çünkü bir eserin sahiciliği bazen tekniğinde değil, taşıdığı ruhta saklıdır. Sanatın değeri yalnızca nereden geldiğinde değil, insanda neyi uyandırdığında ortaya çıkar.

Ve unutulmaması gereken en önemli şey şudur:
Esinlenmeyi bütünüyle reddedip mutlak özgünlük beklemek, kökleri olmayan bir ağacın meyve vermesini istemek gibidir. Sanat birbirinden doğar, birbirine dönüşür, birbirini aşar. Her büyük sanatçı biraz geçmiş taşır ama o geçmişi yeniden kurabildiği ölçüde geleceğe dönüşür.

Sanatın tarihini anlamayanlar yalnızca yüzeye bakar. Yüzeye bakanlar ise korkularını “taklit” diye adlandırır, ama esinlenmenin dönüştürücü gücünü göremez. Oysa sanat hiçbir zaman kapıları kilitli bir alan olmadı; olmamalı da. Çünkü sanatın doğasında özgürlük vardır.

Bu yüzden insan önce kendine bakmalı. Çünkü sanat yalnızca bir teknik meselesi değildir; aynı zamanda bir karakter meselesidir. Ve hayat gibi sanatın da değişmeyen bir gerçeği vardır:
Sahici olan zamanla ayakta kalır, yapay olan ise kendi ağırlığı altında çöker.

O yüzden her zaman aynı şeye inanırım:
Siz doğru kalın, eğri eninde sonunda kendi yolunda kaybolur. Sanatta da hayatta da.

Sanatı Yargılayanlar, Onu Okuyamayanlardır
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter